Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 close your eyes.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Krystelle Bartoloměj
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Krys, Stelle, Xtelle.
Rp Sevgilisi : Tamam yalana gerek yok, Hansey.
Mesaj Sayısı : 528
Kayıt tarihi : 19/08/10

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: close your eyes.   Paz Ocak 29, 2017 1:52 pm





close your eyes.
When you hold me in the street
And you kiss me on the dance floor
I wish that it could be like that
Why can't it be like that?
'Cause I'm yours.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Krystelle Bartoloměj
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Krys, Stelle, Xtelle.
Rp Sevgilisi : Tamam yalana gerek yok, Hansey.
Mesaj Sayısı : 528
Kayıt tarihi : 19/08/10

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Geri: close your eyes.   Paz Ocak 29, 2017 3:37 pm




Tozlanmış eski bir kitap gibiydi kadın; dura dura, olduğu yerde sinmişti üzerine hüzün. Her geçen saniye biraz daha kararmıştı üzeri, anlayamadan. Ses bile çıkarmamıştı zaman, içine öyle işlemişti ki;  kadın görememişti geldiğini felaketin. Hissetmişti bazen lakin inkar etmişti her seferinde, inanmamayı seçmişti buna. Düşünüyordu şimdi, geldiğini görse değiştirebilir miydi? Orada öylece, bir kitap gibi hareketsiz durup, tozlanmayı, bir kenara atılmayı bekler miydi yine? Oysa, yaptığı zaten bu değil miydi? Hayal kırıklığına uğrayacağını bildiğindendi belki, kaçmıştı gerçeklerden. Birer canavar gibi görmüştü onları, dudakları adlarını ansa bile, yüreği korkmuştu küçük bir çocuk gibi. Yüreği titremişti kadının, inanmıştı; bir yandan kaçmıştı kabullenişten, ta ki bir gün, daha fazla kaçamayana dek. Sarıyordu şimdi sarmaşıklar bedenini, düşüyordu kadın bataklığa, hayır, hayır! Düşmüştü bile. Boğulduğunu hissediyor, çırpınıyor, çığlıklar atıyordu… Duyuyor muydu kimse? Bilmiyordu kadın, ciğerlerinde kalan son nefeste boğulurken, ellerinin böylesine nasıl kirlendiğini, ruhunu şeytana nasıl sattığını bilmiyordu.

Krystelle basitti; sever ve sevilirdi, çok güler ve istedikleri uğruna çok savaşırdı. Krystelle gerçekten basitti, dudaklarından dökülen sözler güvenilir, bakışları içten, sevgisi ise gerçekti. Bu zamana kadar hep öyle olmuştu; şimdiyse, dönüştüğü kişiyi tanımıyordu aynada. Gülmekten kırışmaya alışık dudak kenarları gergindi. Ruhunun olması gereken yerde bir boşluk, kalbinin atması gereken yerde ise bir acı vardı. Aynadaki kadın yabancıydı; tanımıyor, tanıyamıyordu. Süzülmeyen gözyaşlarında saklıydı matemi ve şimdi soluyordu yavaşça. Bir adım attı şimdi. Kendisine ait olmayan aynalardan, çehresinden, geride kalan her şeyden kaçmak için bir adım. Bir sokakta yürüyordu ve o sokağın onu nereye çıkaracağını biliyordu; lakin daha çok korkutuyordu bu gerçek onu. Bir insan başladığı yerde mi son bulurdu hep? Sanmıştı ki, bir karanlıkta boğulan insanları kurtarabilirdi, sanmıştı ki yeniden sevebilirdi, yaşayabilirdi aşkı dolu dizgin. İnanmıştı kadın, gerçekten yapabildiğine dahi inanmıştı ve geriye baktığında, pek de yalan değildi. Silip atamazdı bazı gerçekleri; oysa, orada, zihninin bir köşesi hep haykırmıştı bir başka ismi. Hep kalbinde, en korkunç kabuslarında dahi yüzleşmesi gereken o sahnelerde, mutlu benliğinde, veda etmesi gereken neşesinde gizliydi o isim. Dinlenmese dahi melodisi asla silinmeyen bir şarkı gibi, imkansız gibi, keşkeler gibi... Sanırdı ki Krystelle, hayatında keşkelere yer vermemek için yaşamıştı hep. O hep istediğini alan kadındı, o hep bayan mükemmel, hep başarıya koşan. Oysa yüreğinde gizli keşkesi, tek yenilgisi, tek kaybı bir adamdı. Ve o adam hayatından geçeli yıllar olsa bile, rüzgârlar yabancı tenlerin kokusunu sürüklese bile kadına, o adam hep oradaydı.

Şimdi bir kaçıştaydı kadın, olduğu ve dönüştüğü şeyden tiksiniyor, kıvranıyordu dehlizlerinde. Attığı her adımda değişmiş kadının tavrı vardı, çocuksuluğunu kaybetmişti ve dominant bir şekilde bakıyordu gözleri. Oysa topuklu ayakkabılarının kaldırımda yankılanan sesi hala ona aitti, hafif meltemde uçuşan etekleri, yarı acele adımları. Bir is gibi sinmişti üzerine şimdi yakın geçmişi, gerisinde ise, temelleri kazılıydı. Durması gerektiğini biliyordu, ne olacağını, nasıl yıkılacağını her şeyin bir kez daha. İki yıl, dedi içinden kendi kendine muhalefet olmayı seven o iç sesi, iki yıl. En son iki yıl önceydi ona dokunuşu, ona bakışı, tutuşu ellerini ve fısıldayışı ona; kal diye. Hayır, sesli değil, asla sesli değil... Gözleriyle. Ona kal derken kendi gitmişti oysa, bir gün ellerini saçları arasında dolanırken bulduğu gün geldi aklına. Ona nasıl da çıkışmış, meydan okumuştu bir çocuk gibi. Onun çakmağı ile yaktığı sigarayı çekerken ciğerlerine, onun gözlerine bakmaktan çekinirken, onu yaşarken her saniyede... Gitmişti ondan işte Krystelle, belki bütünüyle değil, belki en derin ve saklı ütopyalarında onu düşlerken, belki her şeyin farklı olduğu bir hayatta buluşmayı dilerken, ondan yavaş yavaş gitmişti. Adam ona kalması için sebep vermemişti, bunu biliyordu; yine de, yüreğindeki sızının nedenini anlamlandıramıyordu. Ondan sonra hiçbir şey aynı olmamıştı. Bir süre, belki de ilk altı ay, kendisine mutlu olduğunu söylemişti cadı ve gerçekten de mutlu olmayı başarmıştı. O öyle bir kadındı ki insanların ruhunu kurtarmayı severdi, parmaklarından tutup kaldırır, sarardı yaralarını. Bir başkasının yaralarını sarmıştı ve ilk altı ay, henüz başlamamıştı kendi kanamaya. Ve sonra tüm zaman geçtiğinde, kendisini kanlar içerisinde bulmuştu Krystelle, dizleri yara, kolları kırık. Kadının bu zamana kadar reddettiği bir gerçek vardı, tıpkı Anna'nın her vakit dediği gibi, inanması gereken ama asla inanmadığı. "Kırık insanlar tamir edilemez." Krystelle'ın hayat felsefesi bunun tam tersiydi ancak şimdi görüyordu ki, bazı insanlar için umut yoktu. Kalbini kilitleyen bir Bartolomej'in yapması gerektiğini yapmıştı: ideallere, başarılara, anlaşmalara koşmuştu. Oysa Bartolomejler değil miydi, aşkı ve sevgiyi üstün kılan her şeyden? Bu yüzden değil miydi tek yürek olmaları hep? Ah, Krystelle aptal küçük bir kadındı, iyileştirmeye çalışırken, kendisi hastalanmıştı.

Hastalık her yerindeydi şimdi ama adımları onu dosdoğru bir yere götürürken, her şey biter bitmez yaptığı ilk şeyin bu olması titretiyordu vücudunu. Çaresizce, bunu bu kadar çok mu istemişti? Ona böylesine ihtiyacı mı vardı yoksa yalnızca bildiğini mi okuyordu? Hızlandı, daha da hızlandı. Rengarenk ışıkların arasında, keyifsizce sallanan bir prensese koşan adamı hatırladı; tutuşunu, alışını kolları arasına. Nazikti tutuşu, saf erkeksi bir koku yayılıyordu soluk benizli göğsünden. Yırtılmış gömleğinin ardında gözüküyordu kasları ve vücudunu kaplayan dövmeler, her birine dokunma isteği uyandırıyordu. Ve kız, onun yasak elma olduğunu bile bile, dudaklarını ondan alamıyordu. Artık o kız değildi, hayır, belki de asla olamayacaktı ama onunla o kız olmayı sevmişti, kendi olabilmeyi... İronik olan, kadının canının şu an acımıyor oluşuydu. Oysa adam yakmıştı canını, oysa aptalca sebeplerle onunla olamayacağını söylediğinde, kaçtığında, küfürler savurduğunda genç cadıya yakmıştı kadını her hücresinde. Aynı adamdı yine, bir gece çatıda yıldızları izlerken gözlerine bakarak onu unutamadığını söyleyen, resmini saklayan, bedeni bir başkasına ait olsa dahi yüreğinde kadına mühürlü kalan.

Hans'tı. Hans'tı işte. Hans. Bu kadar. İsmini söylemek ve düşünmek bile yasaktı ona iki senedir, öylesine içine gömmüştü ki kadın kazdığı toprakların altından asla filizlenemeyeceğini düşünmüştü. Oysa gözyaşları beslerdi çiçekleri; kadın olmadığı birine dönüştüğü her saniye, gözyaşlarını içine akıtmıştı, kalbine, ağır ağır... Emmişti kalbinin toprakları ve o en derine ulaştırmıştı onları. Her atışta, yükselmişti sevdanın gömülü tohumları ve filizlenmişti aydınlığa. Şimdi kalbinin içindeki fırtınadan kaçmak için o kapıların dışına sığınmaya çalışırken, onları görüyordu. Onlara dokunabiliyor, tadabiliyor, görebiliyordu. Bir sevgiden vazgeçmiş bir kadın, hatırlar mıydı her anı? Hatırlıyordu işte Krystelle, o boş sınıfta, adamın sırtında tırnak izleri dururken adama tıpkı o izler gibi kendisinin izini de silip silemeyeceğini bağırdığını, kavgalarını, kırılmalarını her saniye... Ve ondan haftalar sonra, yağmur tüm kararlılığı ile yağarken aptal bir Quidditch antrenmanının ardından onunla yüz yüze gelişini. Hiçbir şey söyleyememişti değil mi, bu hiçbir şeyi değiştirmez dışında, hiçbir şey. Oysa değiştirirdi, eğer bıraksaydı, eğer kaçmasaydı ondan... Aylarca, aylarca bir pumaya emanetti ruhu. Başlarda, patronusunun değiştiği için animagusuna dönemediğini düşünmüştü; sonuçta, ruhu ve bedeni iki farklı hayvana aitken, nasıl tek bir vücut olabilirdi? Sonraları anlamıştı, bir olmak değildi gerekli olan, yanlış olan patronusu değildi, animagusu değildi... Yanlış olan, odaklanamamasıydı. Öyleydi ki, acıyordu canı, patronusu bile kendisine ihanet ederken, adam ile olamayışı yakıyordu canını ve beyninin arkasına, hep bunu düşünüyordu. Şimdi, geride kalmıştı her şey. O günler, o yıllar... Geride kalmıştı.
Eğer öyleyse, kadın geri geri koşuyordu.

Sokağın sonuna geldiğinde, adamın yaşadığı evin önünde durdu. Buraya kadar amaçsızca gelmişti, düşünmemişti bir adım sonrasını bile, sadece yürümüş ve yürümeye devam etmişti. Ondan neredeyse bir yıldır haber duymamıştı; ara sıra Natalia'nın attığı mektuplarda geçiyordu ismi. Kadın bile artık onu görememekten yakınırken, Krystelle ne yapabilirdi? Gordon seherbazdı artık, kimi zaman Liam'ın barında çaldıklarını duymuştu ama... Asla gidememişti ki. Bir kez, sadece bir kez kapısında durmuştu barın. Suratını örten koca bir büyücü şapkası takıyordu, tülü ile birlikte. Cübbesinin altında bağnaz bir büyücüden fazlası gibi değildi, bir barın kapısında durup süzen içeriyi. Onun dokunuşuyla can bulan müzik sararken içeriyi, onun sesi yankılanırken bir şiir gibi, orada durup yalnızca bir şarkıyı dinlemişti kadın. Ve sonra kaçmıştı gerisin geri, tanıdık caddelerde. Bir gün Heather ile karşılaşmıştı, kız suçlamıştı kendisini her şeyle ve açıkçası Krystelle onunla savaşmamıştı bile. Küçük kız haklı ya da haksız, Krystelle o tartışmanın içerisine girip, bu isimleri hatırlamayı bile sevmişti.

Kapının önündeki merdivenlere baktı, katlarına apartmanın. Onun olması gereken yerde yanan ışıklarda kaldı gözleri. Ne yapacaktı, kapıyı çalıp ben geldim mi diyecekti, hiçbir şey demeden ona bakacak mıydı, haykıracak mıydı içindeki her şeyi? Bir adım geri attı. Krystelle kadere inanan bir cadıydı, Krystof değildi. Krystof her şeyin seçimlerden ibaret olduğunu ve bazen o seçimlerin birbirleriyle bütünüyle uyumlu olduğu için şaşırttığını söylerdi. Krystelle bundan fazlası olduğunu biliyordu. Parmaklarında, içinde, hücrelerinde müthiş bir yetenek barındıyordu; büyünün kudreti ile kutsanmışken, nasıl olur da inanmazdı kadere? Seçimler etkilerdi her şeyi, oysa doğrularını yaptığında, nihai kader ve tesadüfler süslerdi sonunu. Apartmanın kapısı açıldığında, gerçek olamayacak kadar imkansızdı içeriden Hans'ın çıkması. Tam o anda, o saatte, o noktada. Bir film olsa, bir hikaye olsa; anca orada olurdu işte. Bu ise ondan daha fazlasıydı, Krystelle bir ruhtu, bir başka ruha koşan. Ve o ruhlar, bir zamanlar pistlerde dans ettikleri gibi, şimdi gökyüzünde dans ediyorlardı. Kaderdi bu, basitçe, kader. Kapıdaki ise Hans Finn Landers'ın ta kendisi. Bir kapşon örtmüştü saçlarına, yaptığı yeni dövmeleri göremese dahi hayal edebiliyordu Krystelle ve bu işlem oldukça eğlenceliydi. Parmakları arasında bir sigara yakmak için durmuştu kapı eşiğinde ve kadın geri geri sinerken gölgelere, kadından yana bakmadı adam. O an buharlaşmayı düşündü cadı, buraya kadardı, görmüştü onu ve gitmeliydi. Taş kesilmişti şimdiyse, kalp atışı hızlanıyordu ve uzun zaman sonra tadıyordu heyecanı, zevk aldığını hissediyordu nefeslerinden.

Adam başını çevirdiğinde, kaçmadı. Bakmaya devam etti ona. Hans ise şaşırdı, öyle ki, birdenbire tüm mimikleri değişti. İfadesiz yüzü, yerini çatık kaşlara bırakmıştı. Krystelle ise... Krystelle buruk biçimde gülümsedi. Belli belirsizdi gülümseme, kendisi bile fark edemezdi ancak yüreğinde bir şeyler ona bu anın doğru an olduğunu söylüyordu. O çok konuşan genç kız, şimdilerde fazla suskun bir kadındı; o anda ise, aralandı dudakları. "Bugs Bunny'nin mi öldü?" Yıllar sonra ona dudaklarından ilk çıkan cümle, adamın kendisine kurduğu ilk cümleydi. Hans onun neden burada olduğunu anlamamış, ona bakmayı sürdürürken onun muhtemelen bunun tesadüf mü kasıtlı mı olduğunu düşündüğü geçti kadının aklından. Artık tesadüf olmadığını biliyordu adam. Bir adım attı ona doğru, içinde çok zayıf bir cesaret vardı kadının. "Boşver. Muggle şeyleri." Onun yüzündeki dalgalanma ile merdivene yaklaşıp tırabzana tutundu. Onun konuşmayacağını düşündüğünden, kapattı gözlerini. Bir andı ki, sadece onlar vardı. Onun orada olduğunu biliyordu cadı ve bu his, epeydir yüreğinde ölü olan bir şeyleri dürtmüştü. Bir basamak daha çıktı. "Bugs Bunny havalı bir tavşan. Oldukça da yakışıklı, diğerleri için. Ama bir kız arkadaşı var.." "Hepsini sayacak mısın?" Düşmanca değildi sözleri, garip şekilde. Yılların verdiği o tozlanmış his Hans'ın da üzerindeydi belli ki, biraz kapalı ve biraz kinayeliydi ancak ona defolmasını söylemiyordu ve Krystelle bunu yapabileceğini gerçekten sanmıyordu. "Adının... Adını unuttum sanırım. Ama bir tavşan kızdı." Duraksadı. Dudağını ısırırken hafifçe, endişe ile bir fısıltıya dönüştü sesi. Diğer basamağı da çıktığında hala tutunurken tırabzana, adam ile yüz yüzeydi şimdi. "İdare eder mi bilmiyorum ama o tavşan kız, dead bunnysi ile konuşmak istiyor." O tavşan kızın, dead bunnysi ile konuşmaya ihtiyacı var.

Adamın elindeki her saniye ateşe yenilen sigaranın uzun külü yere düşerken, Hans o an akıl etmiş gibi dudaklarına götürdü sigarayı. Sessizliği kadını korkutmalıydı belki ancak Krystelle cesaret buluyordu bu sessizlikte. Hafifçe kaldırdı omuzlarını, hep kendisinden emin Bartolomej kadını bu defa utangaçtı; yüzündeki gülümseme bile hüzün doluydu, kendisini bırakırsa yaşların ele geçireceğini biliyordu gözlerini. Hans merdivene oturduğunda, ona baktı ve yanına oturmakta vakit kaybetmedi. Bakmadılar şimdi birbirlerine ve böylece Krystelle derin bir nefes alabildi. Onun yakınında olmak yeniden, bir zamanlar bağımlısı olduğu uyuşturucudan bir kez daha almak gibiydi damarlarına. Sildiğini düşündüğü her şey, yeniden oradaydı. Şimdi ise konuşmak istediğini söylerken, kalakalmıştı kadın. Parmakları arasındaki sigaraya uzandı korkarak ve teni tenine değdiğinde irkildi, onun paylaşmaya gönüllü olmadığı sigarasını rahatlamak için çalarken, dudaklarına götürdüğünde onun dudaklarının tadını aldı. Yumdu gözlerini yine, uzattı sigarayı ve açmadan gözlerini konuştu. "Biliyor musun, Hans, onca şey arasında, onca kıyamette, onca karmaşada... En çok sen acıttın." Bunu demeyi beklememişti ancak sözcükler dudaklarından çıktığında bir defa geriye alınamazdı. Devam etti böylece. Sonunu umursamadan. "Seninle tanışana kadar dünyanın en mutlu insanı olan bir prenses vardı, hatırlar mısın, işte her şey seninle tanışana kadardı. Sonrasında sen olmadın ve o parça asla dolmadı, sonrasında sana ait her şey de senin gibi canımı sıkar oldu. Kırmızılar büyüdü gözümde ve her şarkı senin sesine döndü. Bana mutlu sonların yalnızca masallarda olabileceğini söylediğinde inandım ve... devam ettim. Gitmene izin vermek yaptığım en zor şeydi ama yaptım; gidişini izledim. Başkalarıyla oldum, ortalardan kaybolmana katlandım, insanlar öldüğünü söylediğinde direndim ama hepsinden öte, asla sana gelemedim." Suratına bakmamakta ısrarcıydı şimdi, adam muhtemelen bunları söylemesini anlamıyor ve iğneleyici laflarını hazırlıyordu. Oysa Krystelle susmak bilmiyordu, bilmeyecekti. Her bir kırıntısını dökene dek susmayacaktı. "Öyle ya da böyle geçmesine izin vermek zorundaydım. Sonuçta, senin için savaşmıştım, değil mi? Sana aşabileceğimizi söylemiştim ve sen inanmamıştın. Ve sen reddetmiştin beni. Ve sen bizi o kadar da imkansız değilken, imkansız kılmıştın. Belki de haklıydın... Belki de değildin. Üzerinden neredeyse üç sene geçtiğine inanabiliyor musun? Sanırsın ki, unutursun. Belki o zaman tattım diyedir hayatın her zaman mükemmel olmadığını, sanırım ben unutamadım." Adama uzatırken sigarayı, parmakları titriyordu ve bu zayıflık göstergesini engellemek için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Derin derin nefesler çekti ve gökyüzündeki aya baktı. Yıldızlar eşlik ederken ona, gece onun yanındaydı. "Seni rahatsız etmeye gelmedim. Sadece şu üç yılda büyüdüm, ve biliyor musun, artık kendimde kendimi bulamıyorum. Karanlık ve bu karanlık beni korkutuyor. O tavşan kıza ne olduğunu düşünürken buluyorum kendimi, yeniden o olmak istiyorum, yeniden inandırıcı kahkahalar atmak istiyorum, yeniden dans etmek istiyorum özgürce." Adama kaydırdı bakışlarını hafifçe, bakmadı adam ona ve o bakmazken Krystelle devam etti.

"Bunu sana söylemem saçma. Biliyorum. Sana ne ki? Oysa, o gece ellerimi tutup beni dansa kaldıran, bana yeni bir amaç veren sen değil miydin? İstemem saçma. Ben bilmiyor muyum sanıyorsun? Biliyorum, biliyorum Hans. Ve ismini dile getirdikçe beni düzeltmeni bekliyorum, Landers, Landers, Landers... Ama hayır. Hans'sın işte, her zaman öyleydin. İnsanları görüyorum arada. Mezun olduktan sonrasını hiç sevemedim, bir şekilde benim uymam gereken tek yer okulmuş gibi, en sevdiklerimin yanında bile eksik hissettim. Kimi zaman birilerini gördüm. Geçenlerde Gordon ile yolda karşılaştık, söylememiştir, söylemesi için bir sebebi yok. Senin de ismin geçmedi, inanır mısın, Oswald'ı bile düzenli görüyorum. Yine ismin geçmiyor. Bir kere, sadece bir kere Heather baktı gözlerime ve beni suçladı, her şeyi mahvetmekle, seni kirletmekle. O güne dek, kimse anmadı adını ama o gün, ama o gün... Bunların hepsinin bir hikaye olmadığını anladım. Hans, biz yaşadık bunu. Bir başkası değil. Gerçekten yaşadık. Senin için dönüp gitmek kolaydı belki ancak öyle olduğuna inanmak istemiyorum. Çok konuşuyorum, yine, uzun zamandır o kadar sessizim ki. Sende ne aradığımı bilmiyorum, bana sırtını yine döneceğini de biliyorum. Sadece... Anlamaya ihtiyacım var. Kimliğimi bulmaya ihtiyacım var ve beni ben yapan her şey, sende başlıyor."

Göz göze geldiler. Titredi yüreği bir kuş gibi kadının. Şimdi gece de, kadın da, adam da sessizdi. Şimdi her biri bir melodi gibi süzülüyordu ve kader, şüphesiz ki ağlarını örüyorsa kadın ona dokunmamak için savaş veriyordu. Nasıl hiçbir şey değişmemiş gibi yeniden üç yıl önceki o küçük kız olmaya dönebilirdi? Onca yaşanmışlık, onca tecrübe; nereye gidiyordu tüm bu zaman ve acılar? Ondan nefret ettiğini söylemişti bir dönem kendine, bir dönemse onun bir dönüm noktası olduğunu ve başlayıp bittiğini. Şimdi ne demesi gerektiğinden emin değildi, sadece o vardı ve onun olması bile yetiyordu. Böylesini hiç düşünmemişti kadın; nedense kurduğu her hayalde, yaralı bir biçimde dizlerine çöken kişi adamdı, onu yeniden saran tıpkı eskisi gibi kadındı... Oysa hiçbir şey aynı gitmiyordu; bu defa, yaralı olan kadının ta kendisiyken yaralarını sarması için çökmüştü onun yanına. Bu defa Krystelle tüm gururunu kırıyor ve inliyordu öylece. Bu defa, Krystelle savaşmak istiyordu. Savaşmasını istiyordu.
Ve geçen her saniyede, bilinmezlikte, biraz daha korkuyor, biraz daha ona sarılmak için yanıyordu. Biliyordu, doğru olan buydu, olması gereken, onu bekleyen...

Eğer Hans, Krystelle'ın kaderi olmasaydı; tüm bunlar ilk günkü gibi kalır mıydı yüreklerinde? Eğer Krystelle, adamın suratına baktığında titremeseydi usulca, ilk gün onun kollarında kanatlanan prensesten ne kalırdı geriye?
Kadın, adamın hayatındaki yerini bilmiyordu. Daha ne diyebilirdi onu hiç bilmiyordu. Sadece, kendisiyle alakalı her hikaye bile, adamda başlıyor, adamda bitiyordu.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
close your eyes.
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: Ü L K E L E R :: Londra-
Buraya geçin: