Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Anı

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Claudius D. Dieudonné

avatar

Lakap : Darcy.
Rp Sevgilisi : Abisi.
Mesaj Sayısı : 20
Kayıt tarihi : 25/03/12

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Anı   Paz Mayıs 19, 2013 2:11 am

Yağmur sonrası toprak kokusunu cadının bedenini gizli bir efsun gibi sararken, adımlarının kontrolünün dışında gerçekleştiğini akabinde de sol bileğindeki yanma hissiyle sarsıldığını güç de olsa idrak edebilmişti. Farkındalığının ve inancının bahşettiği kudreti giyinirken su damlalarının çıkardığı nahoş ses, kulaklarına garip bir uğultu çalıp ardına bakmaksızın kaçıp cadıyı sükûnetin soğuk kollarına teslim edişi sığ okyanuslarına oldukça değersiz görünmüştü. Bir vakit avare bir biçimde mağarayı turladıktan sonra ortam silikleşmiş; anlamsız ve boş bakan gözleri önce alev alev yanan Eiffel Kulesini görmüş akabinde sırasıyla her kâbusunda yakından gördüğü tepesi beyaz bir yorganla örtülmüş annesinin ismini taşıyan kilise, daha önce hiç görmediği onlarca simanın yer aldığı yaklaşık bir düzine kadar dosyanın bulunduğu korunaklı olduğu kadar kalabalık bir oda ve yaklaşık elli yıl öncesine ait olan bir anı kapsülü…



PAT!
Gözlerini başucuna inmiş kâğıdın masa üzerinde bıraktığı tok sesle araladığında, zihninin kıyılarında gereksiz her düşüncenin defedildiğini, mücerret rüyasını anımsamasını sağlayan kesit kesit gördüğü görüntüler dışında hiçbir şeyin kalmadığını olduğu fark etmişti. Başucuna inen kâğıdı araladığında ise ‘Şimdi’ kelimesi haricinde hiçbir şeyi bünyesinde barındırmadığına tanık olmuş ve oldukça eski olduğunun verdiği farkındalığa karşın yazının ziyadesiyle tanıdık oluşunu yüzünden şaşırmıştı. Anlam veremediği rüya gibi bu kâğıdın da zihnini meşgul etmesine izin vermiş, bir süre sonra yine anlam veremediği halde tıpkı rüyasındaki kadar kendisinden emin bir biçimde dolabına yönelerek ve gecenin büyüsüne kapılmamak için bir hayli çaba sarf ederek toparlanmaya başlamıştı. Ekose desenli oldukça kaba kesimli bir gömlek ve dar bir kot pantolon giydikten sonra uzayan çantalarından birisine önce kalın bir kazak, ilgi çekici olmayan birkaç bluz, birkaç kot pantolonu, deri bir ceket, Muggle dünyasını kapsayan banka hesabının kartı, kullan at telefonları ve bir harita tıktıktan sonra, dışarısı için oldukça muvafık lakin kimliğini belli etmeyecek kadar sıradan bir pelerinini omuzlarına bırakmıştı. Topuklu ayakkabılarını eline alarak, parmak uçlarında kapıya kadar geceyle bir bütün olarak hızla ilerlemiş kapının zembereğine dokunduğunda ise tek tek yanına neler aldığını sayarak eksik bir şey kalmadığı konusunda karar kılıp ortak salona inen merdivenlere bedenini savurmuştu. Kaos dışında hiçbir varlık gölgelere sığınmış cadıyı fark edemeyecek kadar derin bir uykuda olduğundan ötürü bir süreliğine tuttuğu nefesi hür kılarak gözleriyle aynı hizaya gelinceye dek yükselen yılanın başını okşamış, gözleri arasına bir buse kondurarak salonu ardında bırakmıştı. Topuklu ayakkabılarını giydikten sonra gideceği yere daha hızlı ulaşma amacı güderek her seferinde daha güçlü dövmüştü zemini.

Bahçeye adımını attığı sırada daha önce Hogwarts çevresinde tanık olmadığı kadar güçlü bir sis bulutunun görkemli Hogwarts Şatosunu esareti altına almış olduğu dikkatini çekmişti. Karanlık ormana giden patikaya daha kötü hava şartlarında dahi ulaşabileceğinden ve en ufak bir kaybolma korkusu hissetmeyeceğinden oldukça emin bir vaziyette atmaya başlamıştı adımlarını. Laakal Hogwarts kadar yaşlı ağaçların kara zemine uzanmış köklerinden sıçrayarak ilerlerken Karanlığın Gözyaşının gümüş sapını avuçları içinde hapsedip savunma pozisyonu almayı da unutmamıştı, zira bir kökleri aştıktan sonra durup kendisine tehlike arz edeceğini düşündüğü her karartıya asasını doğrultarak yüreğini ferahlatmış akabinde de ürkekçe ilerlemişti bir süre. Geçidin kapağını kaldırdığı sırada rahatladığı oldukça aşikârdı, keza o âna kadar kendisi sıkmış olduğu gergin omuzları dikkate alınınca oldukça su yüzüne yakın bir gerçek gibi görünmüştü. Bir aslanı kişilik kompozisyonuna yansıtan bir ailenin yanında yaklaşık dört yıl geçirmiş olmasına karşın cesareti asla kendisine kaftan olarak biçmemiş bir ailenin genlerine sahip olarak dünyaya gözlerini aralamıştı bu cihetle ürkek tavırlarının yadırganmaması oldukça yerinde bir tavır sayılabilirdi. Şayet yadırgansa dahi en nahif giysisi olan kibrini üzerine çekmesi, maskelerinin ardındaki yılanı bir kez hür kılması eleştirici düşüncelerin firakına su dökmesiyle eş bir durumdu, belki de çok daha kudretli.

Rüyasını analiz etmeye çalışırken dört bir yani rutubet kaplı geçidin sonunda karanlığı delecek, gözlerinin ferini geri verecek bir ışık görebilmek umuduyla adımlarını sıklaştırdığı halde bir süre sonra maruz kaldığı karanlığın en azından bu geceliğine ruhuna taşımakla yükümlü olacağı birkaç yük daha yüklememesi adına asasına uzanmış, biçimli dudaklarını uzun süredir kıpırdatmadığı idrak etmiş, akabinde de “Lumos!” diye çınlayarak kendi kandilini yaratmıştı. Asasının ucundan çıkan zümrüt yeşili ışık karanlığa alışmış gözlerini acıtsa da bir süre sonra buna da alışarak dua ederken dahi telaffuz etmekten çekindiği o ismi ifşa etmişti. Serpent. İçine düştüğü paradoksu yaratanın Tanrısı olduğunu bu kadar geç idrak edişi her ne kadar kendisine lanet okumasını sağlasa da biçimli dudakları hafif ancak samimi bir tebessüme kavuşmuş ve her ne kadar artık kendisine yasak etse de kalbinin çırpınışlarındaki artışı hissederek bundan memnun olmuştu. Sevinci büyüyüp sığ okyanuslarına ulaştığı sırada ise iç sesi tatmin bir edayla ‘Göreve gidiyoruz Darcy’ diye mırıldanmış gözlerindeki parıltının nedenini kendisine açıklamıştı.


Yarım Saat Sonra /Hogsmeade
“Bir bakalıııııııııııım!” kendi direktifi doğrultusunda kâğıt ve kalemi mücmelen dersleri çağrıştıran hiçbir parçayı sevmese de bir fincan kahve eşliğinde önüne bir kâğıt alıp çıkarım yapmaya başlamıştı. Öncelikle zihninde canlanan görüntüleri olduğu gibi kâğıda aktarmış, akabinde de bunların ardına gizlenmiş şeyleri bulmak için kafa yormaya başlamıştı lakin yakın bir gelecekte öyle kolayca çözülmeyecek bir vukuatla karşı karşıya olduğunu anlaması uzun sürmemişti. Birbirini kovalayan dakikalar sonrasında çalışmama konusunda oldukça inatçı bir tavır sergileyen başını elleri arasına almış, “Sakinim, sakinim, sakinim,” diyerek kendisini rahatlatmaya çalışmıştı. Sakin olduğunu dillendirdiği halde acele edişi yüzünden ruhu fırtınaya kapılmış koca okyanustaki minik sandal misali sallanmaya, eli ayağına dolanmaya, ne yapacağını şaşırmaya akabinde de sakarlık yapmaya başlamıştı. Kahvesini tazelemek üzere gelen görevlinin düşünmekten bitap düşmüş haline kıkırdayışı beynine vurulmuş bir çekiç kadar dikkatini çekmişti cadının, sığ okyanus mavisi bakışlarındaki alev alev öfkeyi görevliye yönlendirirken bir nebze dahi vicdan azabı hissetmemesinin yegâne nedeni bu olmuştu elbette. “İşini yap,” diye tısladıktan sonra yenilenen kahvenin sıcak oluşuna aldırış etmeksizin tek bir seferde içmiş ardından da aklına gelen her şeyi kağıda dökmeye başlamıştı. Sonuçta kendi kendisine konuşarak bir şeyleri açığa çıkarması düşüncelerini kaleme almasından daha büyük bir ironiydi.

Yanan Eiffel Kulesi... Yani Fransa. Zaten Fransa yanmıştı öyle değil mi? Lanet olası Necromencerlar. Ehem, insanların dosyaları nerede tutulur? Bakanlık. Önce Fransa akabinde de bakanlık o zaman. Ya ne alaka! Ayağım İngiltere’deyken gidip dosyaları alırım. Sonra Fransa, Seine Vadisi ve kilise. Ama kar vardı. Sonuçta hava ben oraya gidene dek o kadar bozacak değil. OF! Ne yapacağım ben?
(…)

“Bayan eğer odanıza çıksaydınız iyi olurdu hani,” Binlerce kahkaha taşıyan ancak uzaktan bakılınca oldukça resmi duran, sadece Darciel’a hitap için kullanılan tümcenin gazabı genç cadının uykusunu tuzla buz etmeye yetmişti. Uyku sersemi bir şekilde kâğıtlarını toplamaya başladığı sırada sonunda kendisi için yapılacakların düzgünce sıraya sokulduğu bir liste hazırlayabildiği için oldukça keyiflenmişti. Diğer her şeyi bir çöp tenekesinin içinde yakarak ardından hiçbir şey bırakmadığından emin olmuş, hesabı ödeyerek günün ilk ışıkları İngiltere’yi sarmaya başladığında Sihir Bakanlığına cisimlenmişti. Yeni yeni bakanlığa giden yolları işgal eden çalışanları görünce yüzüne tatlı bir gülümseme yerleştirerek babasının yakın arkadaşlarından birisi olduğunu düşündüğü Şura üyelerinden birisini odasına çıkıp orada beklemenin daha yerinde olacağını düşünmüştü. Nitekim girişteki görevliyi akıcı İngilizcesiyle ikna etmesi ve Şura üyesini aratması pek de uzun sürmemişti. Bir süre babasının eski dostunun odasını kurcalarken etrafını izleyerek kapıdan içeri giren cüssesine bakılınca korkulacak ancak bir dakika konuştuktan sonra dalgaya alınacak Şura üyesini hafif bir baş hareketiyle selamladıktan sonra kendisinden emin bir biçimde “Babamın selamını getirdim desem ve gece yolladığım mesajı aldığınızı umut etsem istediğim dosyalara ulaşmam ne kadar zamanımı alır?” diye sormuştu. Şura üyesi göz ardı edilemeyecek cüssesinin baskınlığını cadının üzerinde kullanmaya kalktığı sırada cadı asasına uzanmış yüzündeki tiksintiyi gizleme lüzumu görmeksizin “Burada iki kişiyiz Monsieur. Lütfen yerinize oturun ve sadece istediklerimi yapın. Emin olun mükâfatlandırılacaksınız. “ demiş, sözleri nihayete erince de yüzüne tekrar kibirli bir gülümseme oturtmuştu. Şura üyesi yerine geçip oturduğu sırada “Babanızın kızı olduğunuz açık Madam Dieudonné lütfen açıklamama izin verin. O dosyaları niçin istediğinizi bilmesem de elimden gelse size onları verirdim. Lakin oraya girebilecek kişiler sayılı ve fark edilirsem ölürüm. Eminim hayat paradan önemlidir,” diyerek uzunca bir açıklama yapmaya girişmişti. Tekrar ne söyleyeceğini düşünmeye başlayan büyücünün sözlerinin sona erdiğine kanaat getiren cadı, şuh bir sesle; “Beni hayal kırıklığına uğratıyorsunuz Monsieur, babam sizin her şeye hazır olduğunuzu söylemişti ben iksirimi hazırladım sadece bir saç teli ve oraya nasıl gireceğimi anlatmanız yeterli, sizden dünyayı kurtarmanızı talep etmiyorum elbette,” diyerek kendi açıklamasını yapıp kelimelerinin arasında neredeyse boşluk bırakmayarak aralara itirazların sıkışmasına engel olmuş akabinde de yine gülümsemişti. Şura üyesi iri gözlerini inceler bir vaziyette cadının üzerine geçirip vicdanıyla münakaşaya gelip para hırsına yenildiği vakit “Pekâlâ, lütfen bekleyin,” demiş dolabını karıştırıp bir mendilin arasında kızıl bir saç telini Darciel’a uzatmıştı. Cadı mendili avuçları arasına alıp hazır ettiği iksirin bulunduğu şişenin içine attıktan sonra Şura üyesinin kendisine uzattığı giysileri almış, tatmin bir gülümsemeyle “Can kulağıyla sizi dinliyorum Monsieur. “ demişti.



Bakanlığın en alt katına ineceksiniz. Unutmayın adınız Katherina. Parmak izini okuyan bir mekanizmayla karşılaşacaksınız, parmak izinizi tanıttıktan sonra size şifreyi girmeniz için bir dakika verilecek. Şifre bu yüz yıldaki milenyumun son tarihi. Yani ‘12-12-2012’. Bir dakika içinde şifreyi giremezseniz alarm verilir ve Güvenlik Teşkilatı hemen alt kata iner. Bu yüzden hızlı olunuz. Şifreyi girdiğiniz zaman sizi çevirme konsollarından oluşan bir kapı karşılar üç kez sola çevirecek, bir kez ileri itecek, iki basamak yukarı çıkarıp, bir kere sağa kırdıktan sonra bir basamak aşağı indirip çekeceksiniz. Kapı açılır. Dosyalar soyadlarına göre sıralanmış. Sakın gerçeklerini almayın kopyalarını yaratın ki neyin peşinde olduğunuz anlaşılmasın keza beni ilgilendirmiyor lakin Bakanlık’ın özellikle de Seherbaz’ların dikkatini çekebilir. Kolay gelsin bir hafta içinde banka hesabımda yüklü bir miktar Gelleon göreceğimden eminim. Sihirli Günler.


Yaklaşık on dakika sonra Şura üyesinin anlattığı her şeyi zihnine kazımış, seri adımlarla üç kat aşağıya inmeye başlamıştı. Önce parmak izini okuyan mekanizmaya dokunmuş, ardından da şifreyi seri bir biçimde girerek ikinci kapıya doğru ilerlemişti. Direktifler doğrultusunda ikinci kapıyı da açınca hızlıca çantasından o rüyasındaki isimlerin bulunduğu kağıdı çıkarıp dosyalarını almış, kopyalamış, çantasına tıkmış ve vakit kaybetmeden kapıya yönelmişti. Ancak kapıdan çıkınca kulağına erişen rahatsız edici uyarı sesi tekrar şifrenin yazıldığı makinaya yönelmesini sağlamıştı. Makinanın üzerinde kırmızı bir yazıyla ‘Çıkış Şifresi’ni Giriniz’ tümcesini görünce şaşırmış altındaki geri sayımı görünce ise dehşete kapılmıştı. “Lanet olası domuz. Çıkış şifresini bilmiyor muydun?” diye haykırdığında on saniyesinin kaldığını fark etmiş ve merdivenlerden koşarak çıkmaya başlamıştı. Tam ilk kata eriştiğinde alarm çalmaya başlamış ve yakınındaki iki güvenlik görevlisinin kendisine asasını doğrulttuğunu fark etmişti. Başını büyük saate çevirirken sinsice gülümsemiş ve “Beyler, yapmayın ama,” dedikten sonra ikinci bir kez düşünmeden asasını savurarak “Expelliarmus!” diye çınlamış ve bir görevlinin asası gökyüzünde süzülmeye başladığı sırada hiç vakit kaybetmeksizin diğer görevliye dönüp “Sersemlet!” diye çınlamıştı. Artarda dillendirdiği iki büyüsünün de gerçekleştiğini görünce oldukça sevinmiş lakin ‘Darcy Standartları’ için dahi oldukça seri bir biçimde asasını kaybeden görevliye dirseğini geçirdikten sonra kapıya doğru koşmaya başlamıştı. Kendisini durduran bir düzine insanı başından savdıktan sonra Bakanlık binasından dışarı çıkmış ve ilk gördüğü sokağa saparak zayıflamış iksirin etkisinin sona ermesini beklemişti. Ve şey. Az önce kanunlara karşı gelmişti. Yeni bir kafe bulana dek bu düşünceden çıkardığı esprileri kendisine yaparak yanında Etta olmadığından ötürü kendisine eziyet etmeye başlamıştı.

“Kahvemi tazelerseniz sevinirim,”
Dosyaları incelerken yine kahve içmeye başladığını fark etmişti kahve düşündüğünde oksijen kadar değerli bir ihtiyaç olmaya başlamıştı son zamanlarda. Kilise ile ilgili özellikle de annesinin adının verildiği kiliseyle ilgili tek görebildiği şey ‘Chanelle Raven,’ adını taşıyan bir rahibe ama en önemlisi hain annesinin kız kardeşinin adresi olmuştu. Karar kılmıştı, gideceği yer; Nadia Raven Kilisesi, Fransa’ydı.

Bir Saat Sonra / Paris Girişi
Cehennemi nasıl tanımlarsınız? Bence cehennem söylenenlerin aksine kişiyi iliklerini dahi donduracak kadar soğuk, ıssız, pis ve acı kokan bir yer… Tıpkı gözlerimin önünde kan ağlayan Fransa gibi.
“Kar yağmaz ha meteoroloji uzmanı Madam Dieudonné?”
Daha önce kendisine karşı hiç bu kadar kin dolu olduğunu anımsamamıştı genç cadı. Omuzlarına düşen kar taneleri pelerininin üzerinde erimiş, gideceği yönün zıttı bir biçimde inleyen rüzgâr beyaz kâbusu cadının gözlerinin önüne sermiş ve Paris yaralı bir biçimde kefenini giyip ölüme sarılmış bir biçimde kızını karşılamıştı. Paris’e hayran olmayı, Paris’i olduğu gibi sevmeyi boynuna geçen iki sivri dişe borçlu olduğunu anımsasa da adımını attığı toprakların ailesinin kendisine bırakmasını istediği tek miras olarak arzuladığını fark etmişti. İnandığı şeyler uğruna savaşıp can verirken kanının Paris’in topraklarını sulamasını, bugün ‘Şeytan’ olarak anılsa da yarın geriye dönüp bakan her Fransız’ın kendisini ve yolunu şükranla anmasını da en az Paris’e sahip olmayı arzuladığı kadar arzulamıştı o an. Gözleri, aslında pek de aşina olmadığı sokakların boşluğunun kendisiyle alay edişine tanık olduğunda gerek gururlu olma arzusundan gerekse yeminine olan sadakatinden ötürü gözyaşı dökerek evi için yas tutmamıştı. Ev… Bu kelime asi benliğine öylesine uzaktı ki bir zamanlar zihninde yankılanması ve lügatine bir anda yerleşivermesi gözlerinin irice açılıvermesini sağlamıştı lakin bir süre avare bir biçimde Paris’i turlayarak nahif duygular eşliğinde O’nu anabilmek için ziyadesiyle meşgul görmüştü kendisini. Bu kadarı yeterli, derken iç sesinin kudretli çıkışı elbette ikinci evine ayak bastığından ötürü olmuştu. İlk evi; SFL’di.

Kâbuslarında kendisine öleceği söylenen kiliseyi aramak dahi ruhunu yıpratmışken, annesinin Tanrısını kızdıracak bir işin altından çıkacağına dair endişesi adımlarının yavaşlatmasına neden olmuştu. Bir süre nefretle Paris’i beyaza boyayacak taneleri taşıyan rüzgâr pelerinini, yüzünü perdelemesinden hoşnut olduğu sarımsı saçlarını, hastalıklı düşüncelerini süpürse de genç cadı kendisine hiç dokunmuyormuşçasına istifini bozmadan ilerlemeye devam etmişti. Rüzgar duraksayınca genç cadı da duraksamış, avuçlarını kar tanelerine açmış, elinin gölgesinde ise henüz başını çıkarmış olan bir kardelene rastlamıştı. Alya… Dişi aslanın görüntüsü zihnini doldururken genç cadı ailesinin hiçbir ferdine kardeşlerine bağlandığı kadar bağlanmadığını fark etmiş ve eğilip kardeleni koparmaya cüret etmişti. Lakin kardelen orada öylesine mutlu bir biçimde günün gümüşi ışıklarına gülümsemişti ki duraksayan cadı, tıpkı kardeşini Wood’un yolundan ayıramadığı gibi onu da bağlı olduğu topraktan ayıramamıştı. Eğildiği yerden eli boş doğrulduğu sırada ise bakışları annesinin ismini taşıyan o kiliseye çarpmış; sıcacık bir tebessümle kıvrılmış kırmızının en şatafatlı rengine bulanmış dudakları ince biz çizgi halini almış ve kısa bir anlığına parıldayan gözleri yerini donuk bakışlara bırakmıştı. Annesinin kendince tutarlı davranışları ve kendince kızını itham ettiği ağır vefasızlığı işte o kapının ardında yüzüne çarpılmayı beklerken omuzlarını dikleştirmiş, hiç duraksamadan ilerlemeye başlamıştı sessizce. Ta ki kapının zembereğini itip içeri gireceği zamana dek…

“Lütfen buyurun Leydim. Pazar ayinimiz başlamak üzere. Her şeye rağmen azizemizin adının verildiği bu kiliseyi işler tutacağız.”
Daha öncesinde kimseden böylesine karamel tadında bir ses, böylesine ruhu okşayan latif bir aksan duymadığına yemin edebilirdi cadı. Kendisine hitap eden kişiye başını çevirdiği an altın sarısı buklelerin çerçevelediği, yüzün üzerindeki pençe izinin ruhuna aşıladığı anlık dehşet üzerine bir adım geri atmak zorunda kalmıştı. Küçük kız eliyle ağzını kapatıp melodik bir şekilde gülümserken “Lütfen sizi ürküttüğüm için bağışlayın Leydim. Ürkmüş halinize gülümsediğim için de ayrıyeten affınıza sığınırım. İçeri girmeyecek misiniz?” demişti. Kızın sözlerindeki nezaket genç cadıyı öylesine etkilemişti ki sadece ne söyleyeceğini değil, kelimenin ne olduğunu da unutuvermişti, bir müddet. Şaşkınlığı bir nebze azaldığında ise kendisine karşı oldukça nazik davranan kızın buz mavisi gözlerine katı sığ okyanus mavisi bakışlarını sabitleyerek dürüst bir biçimde “Ben sizin dininize ve Tanrınıza inanmıyorum, sadece birisi arıyordum bugünün Pazar olduğunu dahi senden öğrendim” demişti. Söylediklerinde ne bir tutam aşırılık ne de bir tutam yalan vardı aynı biçimde samimiyet de barındırmadığı gibi. Küçük kız cadının elleri avuçlarına almak için hamle yapınca genç cadı asasına uzanmış lakin onu kabzasından çıkarmadan sadece sol elini asasının üzerinde tutarak sağ elini kıza vermişti. Kız bakışlarını tekrar cadının bakışlarına çevirirken cadı tekrar dürüst davranarak “Bu el insan kanıyla yıkandı, hâlâ kilisene girip ayinine katılmamı arzuluyor musun?” diye sormuştu. Caydırıcı olmaya özen göstermişti keza o kendi Tanrısından başka hiçbir Tanrıya secde etmeyeceğine iki yıl önce söz vermişti, sözünü yemini ile mühürlemişti. “Sen bir savaşçısın. O halde yine gel ve biz kendi Tanrımıza el açarken sen de kendi Tanrına dua et” Kendi Tanrısı... İşte, bu söz üzerine arınmak amacı gütmese de kiliseye adımını atarken art niyet barındırmamaya özen göstermişti. Tanrısının arzu üzerine döktüğü kanlar için yine kendi Tanrısından af dilemeyecekti çünkü Tanrısı bunlardan haberdardı. Ayin bitene dek ayakta durmuş, hiçbir şeye katılmasa da yakılan tütsünün keyfini çıkarmıştı. Ayin bittiğinde ise zihnini tekrar görevinin varlığı doldurmuş, Tanrısını memnun etmek için Baş Rahibeyi kolundan yakalayarak duvara yapıştırmıştı. Dudaklarından bir tıslama eşliğinde dökülen sözlerde kesinlikle nezaket yoktu.

“Chanelle Raven. İki sorum var ve aldığım cevapları beğenmezsem burayı kanla boyarım kehanetinizdeki gibi sadece tek bir farkla; akan kan benim değil senin kanın olur.”
“Darciel… Demek geldin. Geleceğini görmüştüm.”
Kadın hırpalandığı halde hiç gülümsemesini bozmadan cadıyı misafir konağına buyur etmiş ve orada cevaplanmasını arzuladığı her sorusunu cevaplayacağını söylemişti. Misafir konağına dek asasını Baş Rahibenin sırtına dayamış, kendisine yöneltilen meraklı bakışlarla hiç ilgilenmeden topuklarının zemini dövmesine izin vermişti. Misafir konağı denilen yerin birkaç sandalye, birkaç battaniye, küçük bir şömine yığılmış birkaç parça ağaçtan ibaret olduğunu gördüğünde şaşırmıştı. Headon gösteriş yapmayı severdi bu cihetle eşi adına yaptırdığı bir yerin böylesine elden düşme eşyalarla dolduracağı hiç aklına gelmemişti. Rahibe sandalyeye oturur oturmaz fevri tavırlar sergileyen cadıya istediği soruları henüz sormadan cevaplamıştı. “Biliyorum ki acelecisin kızım. Potter’ın kapsülü Mavi Ay ile aktifleşecek en kuzeydeki piramitte.” Potter’ın kapsülü… Genç cadı o anı kapsülünün kime ait olduğunu bilmediği halde kelimenin tam anlamıyla ‘bozuntuya vermemiş’ başıyla onaylayıp yüzüne içerideki herkesi şaşırtacak kibrinden oluşan gülümsemesini geçirirken “Pekala yaşlı cadı. Demek her şeyi biliyorsun. O halde benimle Mısır’a gideceğini de bilmen gerekirdi,” demişti. Sabrının taşmak üzere oluşu yüzünden sergilediği aksi tavırlar rahibeyi yine sinirlendirmemiş hatta sakin bir şekilde tam karşılık vereceği sırada balımsı bir sesin “Hayır, Mısır’a benimle gidiyorsun Dieudonné Kızı” diyerek tüm dikkati üzerine topladığını fark etmişti. Özellikle de kendi dikkatini. Başını sırtını duvara yasladığı için başını hafifçe kapıya çevirdiğinde; kendisine hitap edenin bir Godric Torunu olduğunu idrak edebilmişti. Keza irice bir cüssesi olmadığı halde tok çıkan sesi, parıltısız bakışları, inandığı şey uğruna ölebileceği mesajını veren duruşu ve sergüzeşt kişiliğine değinen enerjisi O’nun kişiliğini ifşa etmişti. Donuk bakışları hey ayrıntıyı analiz ettikten sonra yüzüne geçirdiği maskede kitlenirken “Sanırım neler olacağını bilmeyen sadece benim, bu işi sevmedim” diyerek mırıldanmıştı.

Mısır / Gün Batımı
“Evet, bu arabayı kiralamak istiyoruz. “
Mısırlı tüccarın dilinden pek fazla almasa da kendisini Anka olarak tanıtan çocuğun ısrarcı davrandığı sezebilmiş, bakışlarını göğe çevirerek bulutların arasında gülümsemeye hazır olan Ay’ın yaklaştığından emin olmak istemişti. Lakin bir ölümlü gözüyle görebileceği, bir ölümlü duyusuyla hissedebileceğinden çok daha fazlasını içinde barındıran bir zaman diliminin içinde olduğunun bilincinde olsa da ‘diğerleri’ gibi davranmaktan son derece hoşnut olmuştu. Yaklaşık on beş dakika sonra elinde bir anahtarı sallayarak kendisine doğru gelen büyücüyü tebessüm ederek karşılamış, akabinde de yaptığı şirinliğe karşın arabayı kullanabileceğini düşündüğünü öne sürmüştü. Arabaya binip sürücü koltuğuna kurulduğu sırada önündeki şeylere uzun süre bakması Anka’nın tereddüt etmesini ve tekrar emin olup olmadığını sorgulamasını, kullanma kılavuzunu isteyişi ise ‘Bizi öldürme’ diyecek kadar dürüst davranmasını sağlamıştı.
“Ops. Pekala kemerleri bağla dostum gidiyoruz,”
“Ops mu? Kullanmayı biliyor musun, bilmiyor musun? Bence iletişimimiz üzerine biraz eğilmemiz gerekecek tatlım.”
“Öğrenebilirim.”
“Muggle’lar bunu kullanabilmek için aylarını harcıyor o kadar vaktin olduğun sanmıyorum.”

Yarım Saat Sonra.
Ruhuna zerk edilen huysuzluğun, yıldızların sergilediği tuhaf pantomime bir tepki olduğunu etrafında incelenmeye değecek kadar ilgi çekici bir şeyler bulamadığı yarım saatin sonunda idrak edebilmişti cadı. Gece olmuştu, bu düşüncenin varlığı dahi zihnine hastalıklı düşüncelerini, katlanılmaz acılarını, tutamadığı yaslarını davet ederken yol arkadaşının inatla sükûnetin bir parçası olmayı sürdürdüğünü görmek cadının moralini bozmuştu. Göğsünde kollarını kavuşturduğu sırada kürek kemiklerinden başlayarak bütün bedenini esareti altına alan acı, akabinde bedenine yüklenen uyuşukluk ve göz kapaklarındaki ağırlaşma sanki haftalardı seyahat etmiş ve hiç dinlememiş gibi hissettirmişti genç cadıya. Sol bileğindeki yeminini okşarken bir yandan zihnini meşgul etmek için ısrar eden düşünceleri doğasına aykırı olsa dahi kovmaya yeltenmiş, bir diğer yandan ise acılarını tetikleyecek kadar gaddar sayılan ruhunu rüzgara bırakırken yaralarına basarak değil üzerlerinden okşayarak geçmeye özen göstermişti. Tanrısı sanki yüreğinin çırpınmaya başladığını hissetmişçesine zümrüt yeşili gözlerini tedarik edebileceği o iki ışığın zihnini doldurmasını emretmiş, bir süre sonra ise cadı ne kadar istese de bir zamanlar kaçtığı o düşünceleri önemsemeyecek kadar kararlı bir hale bürünmüştü. Araba durduğunda bakışlarını kendisine yönelten yol arkadaşına vereceği komutu öylesine yoğun bir biçimde düşünmüştü ki, katı kuralları ve bazı durumlarda komik sayılabileceği dürüstlüğü bir anda gelip benliğini doldurmuş kelimelerin sıraya girmesine yardımcı olarak biçimli dudaklardan gerektiğinden fazla kelime sarf edilmesin diye seferber olmuştu. Lakin çabalar yetersiz olmuş olacak ki genç cadının biçimli dudaklarından dökülen tek zekice(!) tümce “Şimdi ne yapacağız?” olmuştu. Bazen düşünmeye öylesine üşeniyordu ki iki kelimeyi yan yana getireceğim korkusu yüreğini hızlandırmaya başladığında başkalarının çaba harcayarak yapıverdiği planlara el koymak en kestirme yol gibi görünüyordu.

Piramidin tek girişi var, malum mezar. Bu yüzden kapıda eğer görevli varsa etkisiz hâle getireceğiz, öldürmeyeceğiz dikkatini çekiyorum. Ben bir rahip adayıyım. Piramide sağlık bir biçimde adımımızı attıktan sonra içeride bizi bekleyen sürüngenler olabilir ki ben başta Yılan olmak üzere her ne kadar Tanrı yaratmış olsa da hepsinden tiksinirim. Bu yüzden eğer seninle devam etmemi istiyorsan onları etkisiz hâle getirmekle yükümlüsün. Kapsülü Potter mezarın içine tepesindeki kaselerden birisine koydu dolayısıyla tuzak varsa ikimizden birisi ölebilir. Düşündüm de geveze olmasan da iyi kızdın.

Sözlerin sonundaki vedalaşma tümcesi yüzünden kavisli beyaz kaşlarını çatmış, kızıla boyanmış dudağını ısırırken kendisini tutamayarak “Ölmek bu on yıl içinde yapmayı hedeflediğim şeyler arasında ilk bir milyonun içine girmiyor,” demişti. Bu sözleri maskeli yol arkadaşının kadifemsi kahkahasını azat etmesini akabinde umursamaz bir edayla omuz silkerek “Kim bilir, belki ben ölürüm? “ demesini sağlamıştı. Bu söze karşılık vermezse aklında kalacağını hissettiğinden ötürü zorla sırıtmış ve gözlerini perdeleyen siyah kirpiklerini kırpıştırarak “Geber,” diye karşılık vermişti. Dil çıkarmasına ve ya saçını çekmesine ramak kaldığını hissederek kendisini dizginlemişti.

Daha önce Mısır’a hiç uğramamış, piramitlere karşı bir hayranlık beslese de onları yakından görmek adına hiçbir arzuyu içinde barındırmamış olmanın verdiği utanca karşı gerdiği göğsünü üzerine savrulan hayranlığa bulanmış kılıcın azımsanmayacak varlığı karşısında gardını düşürmüştü. Pesimistliğin bir süre sonra alışkanlıktan çok daha fazlası olduğunu hissettiğinde her şey bittiğinde fark etmiş, benliğinde bu vasfı barındırmamak adına verdiği savaşa mağlup girmiş, yenilginin verdiği ezikliği bir kez daha kendisinden ötürü omuzlamak zorunda kalmıştı. Karanlığın Gözyaşını kabzasından çıkarırken savaşma güdüsü dışındaki her şeyi zihninde kilit altına almış maktule yüreğini de alelacele sarmalayarak başından savmıştı. Karanlığın Gözyaşının gümüş sapı ayın ışığıyla buluştuğunda bir müddet gizlendiği köşeden çıkarak ilk görevliye zihninde büyük yaralar açan en büyük hatasını yapmasına neden olan büyüyü yollarken kelime dudaklarından bir küfür gibi dökülmüştü.
“Conjucto!”
İkinci görevliyi etkisiz hâle getirmek amacıyla asasını tekrar savurduğunda biçimli dudaklarından azat edilmek üzere olan kelime bir an da kesilmiş görevlinin kafasına bir şey geçirerek onu bayıltan Anka’nın kendisine el salladığını gördüğünde ise beyninden aşağı kaynar sular boşalmıştı. Antik Yunan zamanından bu yana bu denli büyük bir düz mantık tutkunu olan kişinin var olabileceğine olan inancı bir anda alevlenmişti, çünkü o kişi tam karşısında duruyordu. Homurdanarak Anka’nın yanına giderken “Kofti değilsin, değil mi? Ya sahiden aptalsın ya da çok zekisin ama kendini aptal gibi göstererek karşındakini sinir etmekten zevk alıyorsun?” diye sormuş lakin bir cevap beklememişti. Ancak büyücü cadıyı şaşırtarak cevap verme ihtiyacı hissetmiş olacak ki ciddi bir tınıyla “Kofti değilim ancak aptal olduğuma dair bahse girebilirsin,” demişti. Söyleyeceği yeterli bir kelimesi kalmayan cadı piramide adımını atana dek sükûnete boğulmuştu. Lakin daha içeri girer girmez attığı çığlık sükûnetin duvarlarının ikili arasına örülmeden, temelden çöktüğünün en bariz göstergesi olmuştu. Hayat verilmeyecek kadar değersiz gördüğü, neredeyse kendisiyle eş bir boya sahip olan örümcek kara gözlerini cadının üzerine dikmişti. Öylesine korkmuştu ki kalbinin göğüs kafesini delip kaçıvereceğini hissettiği sırada uzuvlarının kontrolünü kaybetmiş, asasını yere düşürmüştü. İmdadına yetişen “Arania Exumai!” diyerek çınlayan, kudretli bir ses olmuştu. Sesini bulabildiğinde teşekkür etmeye yeltenmiş lakin bir samimi bir tebessümü kafi görerek kendisini zorlamamıştı.

Mezarın bulunduğu odaya kadar kendilerini karşılayan dev örümcek dışında bir şey olmadığından ötürü genç cadı duvarları süsleyen sembolleri incelemiş ve kendisini bir nebze dahi olsa toparlamayı başarmıştı. Ardından da sessizlik oldukça gerildiğini ifşa edecek bir biçimde “İnsanların ölümlerinin sonunda böyle süslü bir mezar yaptırmalarının altındaki düşünceyi merak etmiyor değilim hani,” demişti. Kendisine çevrilen bakışları hissettiğinde susmuş, başını öne eğmiş, konuşmasını sürdürememişti. “Onlar kendilerini İlah olarak gösteriyorlardı,” diye bir cevap aldığında başını bunu kastetmediğini anlatmak istercesine iki yana sallamış “Hayır, öyle değil. Yani sonuçta görecekleri yeğane şey dipsiz bir boşluk. Neden çürüyecek olan bedenleri için bu kadar uğraşa girmişler?” diyerek kendisini açıklamaya çalışmıştı. Bir süre yine sessizlik şüphesiz ‘Lanet’ kelimesini açıklayabileceğinden çok daha fazlası olarak ikilinin arasına girdikten sonra Anka’nın derin bir nefes vererek “Benim için cennet ve cehennem kelimeden ibaret değil. Tanrım bana onları vaat ediyor,” demiş ardından da daha fazla konuşmasına gerek kalmamıştı, çünkü görkemli bir kapı ardında da taş bir masanın üzerine yerleştirilmiş altından bir tabut onları karşılamıştı.

Gidin buradan (ç)
Tehditkar bir tıslama cadının asasına sarılmasını sağlarken etrafında dönmeye başlamış ve kendilerine hitap eden sesin sahibini aramıştı irice açtığı gözleriyle. Kendilerine ait adım sesleri dışında piramitte başka bir sesin olmadığını fark ettiğinde hayali bir ses duyduğunu düşünmüş lakin bir süre sonra tekerrür eden tehdit ile bir anda zihninde beliren analizi dillendirmişti “Yılan,” Ses giderek yaklaşıyorken cadı büyücünün kolundan kabaca tutmuş “Hadi kapsülü alıp gidelim hızla,” diyerek tabuta saygı göstermeksizin üzerine zıplamış ve kaseye elini daldırarak eriştiği kapsülü tek seferde çıkarmıştı. Tekrar büyücüyü görmek umuduyla döndüğünde ise karşısında koyu yeşil pullu bir gövde, başını biraz yukarı kaldırdığında ise altın sarısı ve ‘Bela’ kelimesini heceler cinsten bakan bir çift göz kendisini karşılamıştı.
Mezar hırsızı (ç)
Uhm. Şey biz de tam gidiyorduk izninle. (ç)
Çaldığın şeyin kefaretini ödemeden gidemezsin Salazar’ın Torunu (ç)
Bir dahaki sefere artık (ç)
Küstahlığın ağzımı sulandırıyor (ç)
Etim ve kasım yok benim. Kemiğin üzerini saran sadece derim var senin damağına göre değilim. Bir ara sana fare getiririm(ç)
Burayı terk etmek için sadece iki dakikan var ve kefaretini ödemek için geri döneceksin Salazar’ın Torunu (ç)
Anka’yı kolundan tutup sürüklemeye başladığında içinden zaman tutmaya ve kendisini azat eden yılanın gözlerine bakmamak için iradesiyle savaşmaya başlamıştı. Bir süre sonra sallantılı bir yolculuk yerine asasını savurmuş ve büyücüyle birlikte Diagon Yolu’na cisimlenmişti.

*Son.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Anı
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: Ü L K E L E R :: Diğer Ülkeler-
Buraya geçin: