Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Was it dream?

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Krystelle Bartoloměj
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Krys, Stelle, Xtelle.
Rp Sevgilisi : Tamam yalana gerek yok, Hansey.
Mesaj Sayısı : 528
Kayıt tarihi : 19/08/10

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Was it dream?   Salı Nis. 16, 2013 2:38 am

Is this the only evidence that proves it,
a photograph of you and I?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Krystelle Bartoloměj
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Krys, Stelle, Xtelle.
Rp Sevgilisi : Tamam yalana gerek yok, Hansey.
Mesaj Sayısı : 528
Kayıt tarihi : 19/08/10

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Geri: Was it dream?   Salı Nis. 16, 2013 4:25 am

was it dream:
 
    Your defenses were on high, your walls built deep inside.
    Yeah I'm a selfish bastard but at least I'm not alone.

    cadılar bayramından üç gün sonra.


    Bazı anlar vardır, aklınızdan binlerce düşüncenin geçtiği, gülümsemenizi durduramadığınız, durdurmaya çalışmadığınız... Bazı anılar vardır, tekrar başa sarıp sarıp hatırladığınız. Hafif narin dokunuşlar gibi ürperten, sıcak bir sarılma kadar güçlü, tutkulu bir öpücük kadar canlı. Bazı anlar, bazı anıları düşünürsünüz; dudaklarınız engelleyemediğiniz bir şekilde kıvrılırken. Küçük bir bakış, küçük bir iç çekiş, küçük bir gülümseme. Kendimi ağır çekimde yürüyormuşum gibi hissediyorum. Her şey yavaş yavaş gelişiyor gözlerimin önünde. Konuşulanlar yalnızca gürültüden ibaret, takip etmeye çalışmıyorum. Ben adım atıyorum ve saçlarım savruluyor. Beynimde düşünceler dönüyor, yavaş yavaş göz kırpıyorum. Hepsi filmlerdeki o her şeyin yavaşladığı andaki gibi gerçekleşiyor. Başımı çeviriyorum hafifçe. Gerçekliğe dönmek istemezken, kendi dünyamda yaşıyorum. Yine de; bunun bir sonu olduğunu ben de biliyordum. Bu kadar erken geleceğini düşünmemiştim yalnızca. İsmimin yankılandığını duyumsuyorum birkaç kez. Başımı çevirecekken omzumdan bir kol beni kavrayıp beni kendisine çeviriyor. "Krystelle!" Krystof'la göz göze geldiğim an dünya yeniden kendi hızında dönmeye başlıyor. Olağanlığa geri dönüş. Gözlerimi birkaç kez kırpıp açarak gülümsüyorum ve tek kaşımı kaldırıyorum. Xavier dirseğiyle beni dürtüyor ikizim konuşmadan önce, araya girerek. "Son beş dakikadır konuşmadın. Kıyamet gününün geldiğinden şüpheleniyoruz." Hahlayarak bunun doğru olmadığını söyleyecektim ki... Bu doğru. Dudaklarımı yalıyorum istemsizce. Bu kadar kapalı kalmaya alışık değiller. "Evet, sen ne diyorsun?" Ne hakkında? Kaşlarımı çattığım anda Alyssha onları dinlememiş olduğumu anlıyor ve gözlerini deviriyor. Hepsinin bakışlarını üzerimde hissedebiliyorum ki, normalde sevdiğim bu his, nedense bugün bana batıyor. Zira kendimi üç gün öncede buluyorum birdenbire.
cadılar bayramının ertesi günü.:
 
    Omuz silkerek kendime geliyorum. "Bence kesinlikle evet," diyorum sanki onları dinliyormuş gibi ve Xavier'ın elinde tuttuğu popcorndan bir avuç alıp ağzıma tıkıyorum. Xavier popcornu da nereden buldu?! Gözlerimi kısıp bunu hatırlamaya çalışıyorum ama hayır, bu konu hakkında en ufak bir fikrim dahi yok. Büyük salondan olsa gerek diye düşünüyorum ve hala bana bakmakta olduklarını görünce ofluyorum. "Tamam. Sizi dinlemiyordum. Düşünecek çok önemli mevzularım var." Kimberly kahkaha atarak beni iteliyor hafifçe. "Evliliğin ne kadar sıkıcı olduğu mu?" Xaviera onaylamadığını belirten bir ses çıkarıyor. "O geçen haftanın konusuydu Kim. Benim oyum yarın hangi ayakkabıyı giyeceği." Ha ha ha, gerçekten çok komiksiniz kızlar, bravo. Onlara dil çıkarıyorum ve saçlarımı savurarak yürümeye devam ediyorum. "Belki de Julius'un nerede olduğunu düşünüyordur," diyor Krystof imalı bir ses tonuyla. İçim ürperiyor. O ses tonunun altında yatan imayı biliyorum. Ne düşündüğümü biliyor, lanet herif, bunu hissediyor! Sahiden, Julius nerede? Etrafıma bakınınca Julius'un hemen sol çaprazımda olduğunu fark ediyorum. Argh. Kahkaha atıyor ve o kadar da değil diyerek gözlerini pörtletiyor. Ona havadan bir öpücük yollayarak Xavier'ın boşta olan koluna giriyorum. Diğerinde Alyssha'nın olduğunu söylememe gerek yok, değil mi? Uzun zaman sonra hepimiz bu kadar mutlu görünüyoruz sanki. Seviniyorum bizim adımıza. Hayatımızda her şey yolunda gidiyor. Mutluluğun içimde kaynadığını hissediyorum ve durduk yere kahkaha atıyorum. Benim delirdiğimi düşünüyor olabilirler çünkü Nathaniel'ın bana attığı bakışların başka açıklaması olamaz. Arkama dönerek Krystof'a laf atıyorum. "Sevgili dostun nasıl ikiz, cadılar bayramından bu yana?" Attığım tekmeyi hatırlatmamın nedenini biliyor ve gözlerini deviriyor. Suratında o sinsi sırıtış yayılıyor ki Julius belli ki bunu bilmiyormuş, haykırıyor. Ancak tam o ikisine bakarken arkama doğru, Alyssha'nın sesiyle öylece kalıyorum. "Vay vay vay... Kimleri görüyorum?"
cadılar bayramının ertesi günü.:
 
    Xavier'ın koluna tutunarak dengemi sağlıyorum ve kendimi o büyük karşılaşmaya hazırlıyorum. Herhangi bir düşmanı olabilir Alyssha'nın seslendiği. Ama ses tonundaki o tiksinti dolu tınıdan karşımdakinin Gryffindor'un altın takımı olduğunu anlıyorum. Hazır olun millet, savaşa gidiyoruz. Derin bir nefes alıp önüme dönüyorum. İtiraf etmeliyim, bütün hafta sonu beynimde bu sahne oynadı durdu. İlk gördüğü an ne yapacağını, nasıl tepki vereceğini, nasıl güleceğini, nasıl bakacağını... Her şeyi düşündüm. Defalarca kurdum kafamda. Kimisinde şaşırıyor, kimisinde korkuyor, kimisinde bana kızıyordu. Ama hepsinin sonu tutkulu bir öpücükle bitiyordu. Formamı düzeltiyorum istemsizce, onun gözlerine bakmadan önce. Gömleğimin düğmeleri göbeğime kadar açık ki, göğüs dekoltem iki kilometre öteden bile görülebilir. Eteğimin hiçbir zaman uzun olmadığını düşünürsek, her şey normal. Siyah topuklu ayakkabılar, yumuşak dalgalı saçlar. Görüşüm konusunda bir endişem yok. Her şey olması gerektiği gibi, tamam, hazırım. Başımı hafifçe kaldırarak doğrudan onun gözlerine bakıyorum. Küçük bir an, sadece küçük bir an. Şaşkınlık belirtisi bekliyorum. Bilmiyor burada olduğumu. Öğrenmiş olabilme ihtimalini de düşünmüştüm ancak her türlü şaşıracağını bildiğimden, başımı biraz daha dik tutuyorum. Ona gülümsüyorum hafifçe derken, Alyssha atılıyor. "İkinci etapta testislerini yaktığını duydum Parker. O gece yatağına hiçbir kızı atamamışsın." Shane Parker. Xavier'ın ebedi düşmanı. Kıvırcık karışık saçları, çapkın gülümsemesi, arsız bakışları. Başka bir dünyada olsak kesinlikle arkadaş olmak isteyeceğim biri; ancak bu dünyada? Hayır. Bu asla olmayacak, zira bunun için asla beni affetmeyeceklerini biliyorum. Shane kahkaha atıyor, birbirine doğru yaklaşan iki grup olarak yolun ortasında duruyoruz. Aramızda on adım mesafe var tahminen. "Benim duyduğuma göre de Raymond'ın fucking taytı o kadar darmış ki, Superlittleman tüm süperliğini yitirmiş." Hemen arkasında duran Adrian bir kahkaha attığı an ikisi birbirlerine çakıyorlar. Xavier'ın gerilmekten uzak olduğunun farkındayım. Kafasını iki yana sallayarak gülüyor. "Görmek ister misin Parker? Ancak bu kadarını kaldırabileceğini sanmıyorum. Aletinin de beynin kadar küçük olduğunu bilmeyen var mı?" Julius'la Krystof'un kahkahasını duyarken Alyssha elini Xavier'ın erkekliğine götürüp onu tutuyor ve gözlerini kapatıp şehvetli bir sesle mırıldanıyor. Ardından elini çekip kahkaha atıyor ki, Kimberly atılıyor bu defa. "Neden deniz kızı kostümü giydiğini öğrendim Verbitsky." Gordon'ın yanında duran kızın kaşlarının çatıldığını görüyorum. Roxana, Gordon'ın sevgilisi. Gryffindor'un kral ve kraliçesi. Ve bildiğim kadarıyla Gordon, Hans'ın kardeşten öte gördüğü insan. Kimberly'nin başladığı sözleri Nathaniel tamamlıyor. "Gordon'ın sevişirken ağlamalarından o kadar bıkmışsın ki, daha fazla vermek istemiyormuşsun." Adamın kaşlarını çattığını görüyorum; ama alayla gülüyor. O an ağız yapısının Hans'la ne kadar benzediğini fark ediyorum. İkisi yan yana duruyorlar öylece ve ben gözlerimi Hans'a çeviriyorum yeniden. Ne kadar da garip ilk karşılaşmamızın iki ateş ortasında olması. Değil mi? "Yoksa kendi fantezilerini mi söylüyorsun Arquette?"
cadılar bayramının ertesi günü.:
 
    Krystof bir adım ileri atarak diğer koluma giriyor. Yan yana dörtlü şekilde durduğumuzu fark edip Xavier'ın kolundan çıkıyorum. "Fantezilerin ilgi alanımız olduğu doğru Campbell. Islak oldukları da. Ve sen bunu biliyorsun değil mi Landers?" O an neye uğradığımı şaşırıyorum. Krystof. Tanrı aşkına, Krystof?! Ağzım açılıyor ve şaşkınlık içerisinde kalıyorum. Hans'la gözlerimiz buluştuğunda suratını ekşitiyor. Etrafımdakiler yüzünden öyle baktığını düşünüyordum ki umutlarım daralıyormuş gibi hissediyorum. Sanki göğsüm tutuluyor. Krystof'un yaptığına inanamıyorum, hayır, kesinlikle inanamıyorum. Kolundan çıkmaya çalışıyorum sertçe ama izin vermiyor. Bakışıyoruz. Sessizce. Ve Shane küfrederek yürümeye devam ediyor. "Bir avuç yılanın fantezisi mi? Bilmek istemiyorum Bartolomej." Öylece onlar yanımızdan geçerken biz de yürüyoruz. Yani bizimkiler yürüyor. Krystof'a bakıyorum ve arkadakiler bizden her an uzaklaşırken ikizimin kolundan öfkeyle sıyrılıyorum. Bakışlarım alev alev yanarken elimle göğsüne bastırıyorum. "Bunu konuşacağız." Hiçbirinin bir şey söylemesine izin vermeden koridorun ters tarafına doğru koşturmaya başlıyorum. Giden Gryffindor takımının peşinden koşarken beynimde binlerce soru işareti dönüp dolaşıyor. Nefes alışımı düzenleyemiyorum. Her şey kontrolünden çıktı. Kafamdaki bu değildi. Düşündüklerim, hayallerim bu değildi... "Hans!" Ona ismiyle hitap ettiğimde hepsi duruyor ve yavaş çekim bana dönüyorlar. Shane pis pis sırıtırken, "Bir şey mi unuttun Bartolomej?" diyor ve devam edecek gibi görünüyor ki, Hans araya giriyor. Korkunç donuk bir ses tonuyla. "Evet?" İçimden gelen tüm aptal duyguları bastırıyorum ve başımı yükseltiyorum. Parmağımdaki aileme ait olan yüzüğü çeviriyorum istemsizce, gergin olduğumda daima bunu yaparım ben. Ona doğru yürüyorum. Gryffindor takımından hiçbirini aldırmıyorum ve onun elini tutuyorum. "Benimle gel." Elini çekmeye çalıştığını hissettiğim o an tırnaklarımı geçiriyorum derisine. Hayır, bunu yapamayacak. Yürümemeye çalıştığının farkındayım ama gerekirse onu sürükleyeceğim. Neyse ki gerek kalmıyor, küfrederek beni takip ediyor ve karşıma çıkan ilk sınıfa giriyorum onu da kendimle birlikte içeriye çekerek. Herkesi arkada bıraktığımızda, işte yeniden biz bizeyiz. Evet, bu anı çok hayal ettim. Gözlerini düşündüm en çok. Ve bana dokunuşunu. Ellerini. Aslında gülümserken alnında oluşan kırışıklar da kimi zaman canlandı zihnimde. Şimdi ise karşımda. Tüm o karşılaşmanın bir oyun olduğunu söylüyorum kendime ve diğer elini de tutuyorum. "Sana yeniden karşılaşacağımızı söylemiştim, prensim." Ona öyle bakıyorum ki kalbimin yerinden çıkmak üzere olduğunu hissediyorum. Donuk bakışlarını gözlerimde gezdiriyor ve ellerini çekiyor ellerimden. Boş sınıfın içerisinde ilerleyerek sıralardan birine yaslanıyor. Söyleyecek doğru kelimeleri arıyor gibi. "Krystelle. Tahmin etmeliydim." Gülüyorum ve tek elimi belime koyuyorum. "Etmeliydin," diyorum. O ise kafasıyla onayladıktan sonra bakışlarını bakışlarıma odaklıyor. "Sizin ailede yalan söylemenin genetik olduğunu biliyordum." Dilimi ısırıyorum. Gözlerim büyürken hımmlıyorum ve ona doğru birkaç adım atıyorum. "Sana asla yalan söylemedim." Bu da düşündüklerimden birisiydi. Reddetmeye çalışacak, tıpkı her Slytherin düşmanı insan gibi. Başaramayacağını henüz bilmiyor. Ben biliyorum. O gece kulağıma seni seviyorum diye fısıldadığında, diğer tüm kadınları alt ettiğimi biliyordum. Hans benimdi ve benim kalacaktı. Tüm öpücükler, tüm dokunuşlar, tüm fısıldamalar yalandı bizden başka. "I belong with you and you belong with me. Hatırladın mı?" Son bir adım daha atıp kollarımı onun omzuna koyuyorum. Gözlerimiz birbirine kenetlenmişken onun kasılı olan vücudunun gevşediğini hissediyorum.
cadılar bayramının ertesi günü.:
 



    Dip not: Oh fucking yes. Betül ikinci rpyi 24214124 yıl sonra yazacağından, devamı için yıllar sonra görüşürüz gençler.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Hans Finn Landers
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
avatar

Lakap : HANSEY!
Rp Sevgilisi : Daenerys K. F. Landers; BETTER THAN YOURS.
Mesaj Sayısı : 1059
Kayıt tarihi : 06/11/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Was it dream?   Ptsi Nis. 22, 2013 10:44 pm

    Shane kesinlikle susmak bilmiyordu. Hans ise kalabalığın adımlarını takip ederek yürümeyi sürdürüyordu yalnızca. Konuşulan konuyu kah duymuş kah duymamıştı. Freja’nın yan tafarına geçip kendisini süzdüğünü fark edince ifadesiz suratına ufak bir gülücük kondurdu ve bunun üzerine Freja gülümseyerek koluna girdi ve "Çok daha iyi." dedi. Oysa her ikisi de bunun takma bir gülücük olduğunun farkındaydılar ancak en azından kız beklediği tepkiyi almış ve oğlan yaşam belirtisi göstermişti. Freja'nın onu anlamaya çalışması veya bunu yapmasa bile yanında olması hoştu, epikti de. Ama bundan memnundu. Freja'ya, ikisinden başkasının görmediği kaçamak bir gülüş attı ve kolunu omzuna attı. Bu seferki gülüşü en azından gerçekti. İlerleyen adımlarda Hans’ın yüzü yavaştan tekrar eski haline dönerken koridorda yankılanan tanıdık bir ses duydular. Bu sesi de sahibini de tanıdığı için hayatının hiçbir evresinde mutluluk duymamıştı Hans, duyacağını da sanmıyordu. Alyssha Fuckidy Malfoy. Başını kaldırıp baktığında kızın yalnız olmadığını gördü. Yalnız olmasını beklememişti ki zaten. Saymadı ancak en az kendileri kadar kalabalık görünüyorlardı. Muhteşem. Kafasını yana çevirdiğinde Gordon ile göz göze geldi. Bakışları sakin olmasını söylüyordu, ah lütfen. "Her zamanki gibi" diye mırıldandı Gordon'ın zihnine "eğer kaşınırlarsa karışırız, beni ilgilendiren özel hiçbir şey yok." Geri kalanı için Gordon'ın onun zihnine geri fısıldamasına ihtiyacı yoktu. Adamın demek istediklerini bakışlarından, mimiklerinden ve hatta adımlarından bile anlayabiliyordu. Onu bu dünyada tanıdığı herkesden daha iyi tanıyordu, aynı onun da Hans'ı bildiği gibi.

    Karşı gruba yaklaşırken gözlerinin o ışıldayan açık sarı saçları bulması zor olmadı. Kızın göğüsleri bile zihnindeki her anıyı canlandıracak kadar ortadaydı. Kravatını da gördükten sonra gözlerini kaçırdı. Göz teması kurmamışlardı ve bir saniyeden fazla ona bakmamıştı, fazlası gereksizdi zaten. Kızın neler düşündüğünü bilmek isterdi veya umurunda bile değildi. İç sesindeki çatışmayı kolaylıkla bastırdı ve hiçbir şey olmuyormuş gibi yürümeyi sürdürdü ancak kendisini düşünmekden alıkoyamıyordu; Onun Gryffindor olduğunu başından beri biliyor olmalıydı, bilmese bile bu sonucu değiştirmezdi ki. Her nasıl başlamış olursa olsun yılan yuvasında sonuçlanan boktan bir masaldı bu. Bu kadar. Malfoy kızının Shane attığı lafı duydu ve duraksadı, tam koridorun ortasında, iki ezeli grup. Shane'in Raymond'un taytına attığı laftan sonra dudağının kıvrıldığını hissedebiliyordu. Büyük ihtimal Raymond halen onun bir tayt değil dar bir pantalon olduğunu düşünüyordu. Hayır, ortak salonda dönen çoğu muhabbet o mavi şeyin tayt olduğunu kanıtlıyordu. "Neden deniz kızı kostümü giydiğini öğrendim Verbitsky." Bu mega boy Malfoy'du. Boy sırasına göre bakıldığında Anna Mini, Alyssha ise Ekonomik Malfoy oluyor'du. Ancak Mega Boy'un sözlerinin Gordon'ı hafiften gerdiğini hissetti. "Gordon'ın sevişirken ağlamalarından o kadar bıkmışsın ki, daha fazla vermek istemiyormuşsun." diye cevapladı Arquette, dibinden ayrılmadığı kız arkadaşının sözde sorusunu, ardından gülümsedi. Komikti, özellikle de Hans'ın açısından bakınca, herifin, Arquette'nin hiçbir şey bildiği yoktu. Gordon ile Roxana henüz yatmamışlardı bile, Hans bunu büyük bir saygıyla karşılıyordu, cinsel uyum olmadan bir kadına bu kadar uzun ve gerçekten bağlı kalabilmeyi. Bunu kendisi asla başaramayacaktı çünkü, aşktı bu. Gordon'a bakıp sessizce gülümsedi, onun da aynı kendisi gibi güldüğünü görebiliyordu. Ardından Gordon Hans'a belli belirsiz göz kırptıktan sonra "Yoksa kendi fantezilerini mi söylüyorsun Arquette?" diye konuşuyor rahat bir tavırla. İnanın Gordon böyle söyledikten sonra Nathaniel Arquette'yi o vaziyette düşünmek hiç de zor değil, ancak Hans Krystof Bartolomej'in bir anda kız kardeşinin koluna girdiğini fark ediyor ve boş koridorda şu sözler yankılanıyor bir anda "Fantezilerin ilgi alanımız olduğu doğru Campbell. Islak oldukları da. Ve sen bunu biliyorsun değil mi Landers?" Doğrudan. Bu hamleyi beklemediğini söyleyemez. Bir an süren o sessizlikte Krystelle ile göz göze geliyorlar. Her iki tarafında durumun farkında olması gerginliği azaltmıyor asla. İstemsizce yüzünü buruşturduktan sonra kendisini Krystof'a bakmaya zorluyor. Bunun bu kadar zor olacağını tahmin etmezdi. Hayatında ilk kez genç adamla empati kuruyor belki de o an, o kız Heather olabilirdi, kız kardeşi düşmanının yatağında... Düşünce midesini bulandırırken konuşmayı uzatmak istemediğini fark ediyor. "Bir avuç yılanın fantezisi mi? Bilmek istemiyorum Bartolomej." Ardından yalnızca dönüp gidiyorlar. Hepsi kendi yollarına. Bitti, işte bu kadardı. Son.

    "Hans!"

    Bu ses oluyor her birini tekrar durduran. Sesin geldiği yöne sırtı dönükken gözlerini kısıyor acıyla. Shane'in kızı terslediğini duyuyor ve dönüp en ufak bir ifadeden arınmış suratla "Evet?" diyor. Kızın az ileriden kendisine bakan su yeşili bakışları içinde hissediyor, tekrar. Onun yüzüğünü döndürdüğünü fark ediyor. Bu yüzüğü daha önce gördüğünü hatırlamadığını fark ediyor. Neden hafızası, o delicesine unutmak isterken en ufak ayrıntıyı dahi önüne sürüyor? Kız büyük adımlarla kendisine yaklaşırken Hans'ın etrafındaki kimseye aldırmadan, arkada gördüğü genç oğlanın şaşkın duruşu kızın kendi etrafında da birden fazla şeye aldırmadığını ispatlıyor. Bugs Bunny, Henning'miş demek. Güzel seçim prenses, oldukça iyi. Piç herif. Kız kendi elini kavrıyor bir anda ve "Benimle gel." diyor. Hans geri çekmeye çalıştığındaysa tırnaklarını geçiriyor etine. Acı duymuyor Hans, umurunda bile değil aslında, ancak çabalamanın bir anlamı yok. Sadece bu olaya noktayı koymanın tek yolunun bu olduğunu bildiği için adımlarını takip etmeye razı oluyor kendisini. Lanet olsun. Bunu dışından mı söyledi? Pekala, öyle yaptı. Lanet olsun.

    Krystelle onu boş bir sınıfa sürüklediğinde arkadan kapıyı kapatıyorlar ve gerçekten, tekrar, baş başa kaldıklarında kız Hans'ın öbür elini de tutuyor. Gece rüyasında uyanıp elini tutmasını mırıldandığını hatırlıyor yarım yarım, oysa şuan asla o zaman istediği gibi hissetmiyor. Ellerini tutan onu prensesi değil. Bir yabancı... Hatta bir yalancı. "Sana yeniden karşılaşacağımızı söylemiştim, prensim." Ellerini kurtarıyor kızınkilerden. Boş sıralardan birine dayanıyor, söyleyeceklerini toparlamak için düşünüyor bir an, orada ne kadar hoş durduğunun farkında bile olmadan. Siyah cübbesi açık pencereden süzülen akımla dalgalanıyor usulca ve üzerindeki gömlek ile kazak bir insanın üzerinde en iyi nasıl durabilirse öyle duruyor. Taşıdığı şeyin basit bir üniforma olduğuna inanmak zor ve omuzlarındaki yükün nasıl da görünmez durduğuna inanmak da öyle. Dışardan bakan her hangi herkes onun bencil piçin teki olduğunu düşünecek belki de, evet, ancak bunu düşünen ilk kişi ne onlar olacak ne de Krystelle. "Krystelle. Tahmin etmeliydim." diyor yavaşça Krytof'la isim benzerliğini kastederek, kelimeler duygusuzca çıkıyor adeta. Kız "Etmeliydin," diyerek gülümsüyor, Hans ise yalnızca kafasını sallayıp onaylamakla yetiniyor. Krystelle Bartolomej. Masmavi keskin bakışlarını kızın bakışlarına saplıyor adeta "Sizin ailede yalan söylemenin genetik olduğunu biliyordum”.

    "Sana asla yalan söylemedim." diye cevaplıyor kız kendisinden emin şekilde. Haklı olduğunu biliyor Hans ancak söylememiş olsa bile birden çok gerçeği gizleyerek çoğu şeyi yalana dönüştürmedi mi? Dönen dolaplar ve uydurulan kılıflar… Slytherin’den nefret etme nedenlerinden biri de buydu. Cevap vermedi genç kıza. Kızın kendisine yaklaştığını hissedebiliyordu, lanet olsun, her ilerleyen saniye bunu irkilen vücudunda bile hissediyor. Kızın kendisine yaptığı bu şeyden nefret ediyor. Ondan nefret ediyor. Krystelle tam karşısında durduğunda her iki elini de Hans’ın omuzlarına koyuyor ve o, oradaki kısacık mesafeden göz göze geliyorlar sessizce. Kızın bakışları yumuşak, insanı çıldırtırcasına sakin. Hatta, belki mutlulukla parıldadığı bile söylenebilir. Ardından en tatlı ses tonuyla mırıldanıyor. "I belong with you and you belong with me. Hatırladın mı?" İşte yaptı. Kelimeler aynı bakışları gibi içini ısıtıyor bir an ve tüm o mutlu anları anımsatıyor. Gerilmiş vücudunun yavaşça gevşediğini hissediyor, ancak bunun devam etmesine izin veremez. “Yalnızca şarkı sözü.” diyor katı bir şekilde “Bir anlamı yok.” Ardından kendisini bırakmasını söyleyerek kızın ellerinden kurtuluyor usulca. Kızın beklediği tepkinin bu olmadığı çok net, bir çocuk bile anlayabilir bunu ancak vazgeçmiyor da. “Söylediklerinin doğru olmadığının farkındasın.” diyor Hans’a ses tonu bir derece daha yüksek, "O gece yaşadığımız her şeyin anlamı olduğunu biliyorsun." Omuz silkiyor Hans, önemsemiyormuşçasına. Her ne kadar bir yanı kızın haklı olduğunu bağırsa da böyle şeyler yaşadığı ilk gece olmadığını hatırlatıyor öbür tarafı. Kızın da değildi, değil mi? “Hepsi bir masaldı.” dedi “Ancak uyandık ve mutlu sonların gerçek olmadığını bir kez daha öğrendik.”

    “Masallar daima mutlu sonla biter.” dedi kız, sesi iç acıtıcıydı.

    “Bakış açısına göre değişir,” dedi Hans, “hiçbir masal mutlu sonla bitmez. Daima birileri kaybeder. Bazen aşkla sonuçlar bazense sadece içini acıtır.”

    “Böyle olmak zorunda değil.”

    “En iyilerinde bile böyledir ve bizim sonumuz yazılalı çok oldu, Bartolomej.” dedi, adını söylemek oluşturmaya çalıştığı mesafeyi yerle bir ederdi. Doğru olan buydu, o Bartolomej’di kendisi de Landers. Yalnızca o kadar. “Ne sen bir prensessin artık ne de ben zombi-kurbağa-prens. Söylerken nasıl saçma olduğunu tekrar anlıyorum.” Bu yalandı. Ancak kan dondurucu soğuklukta söylenmiş bir yalandı, tıpkı gerçek gibi söylenmiş.

    “Hiç şanş vermiyorsun!” diye bağırdı kız.

    Kendisi de aynı tonda bağırarak cevapladı Krystelle’ı. Dışardaki insanlar hale öylece duruyorlar mıydı? Hah. O halde duysunlardı. Umurunda bile değildi. “Çünkü hiç yok! Görmüyor musun? Sen bir Bartolomej’sin. Sen bir Slytherin’sin” Öyle ki kelimeler tükürürcesine çıkıyordu ağzından. “ ‘Sen ve ben’ asla var olmamalıydı.” Bu son cümleyi duyacak Krystof’un gülümseyeceğini düşündü, onun da istediği buydu, değil mi? Belki de kız kardeşine böyle davrandığı için onu düelloya davet edecekti. Lütfen, çekinmesin.

    Ufacık bir sessizlikten sonra kızın gözlerinin sinirden dolduğunu fark etti. Kendi kalp atışı hızlanmıştı, öfkeydi belki bunu sağlayan, karşılıklı gerilim ve duygu bağı özenle parçalamaya başladığı. Kız “Pişman mısın?” diye sordu yalnızca “Hem de nasıl!” dedi Hans, “Ben daha fazla.” dedi kız kırık ama sert bir tonda. “Harika.” diye yanıtladı onu Hans hırsla, istediği zaten buydu. “Devam edelim o zaman, ikimizinde yolu hiç kesişmemiş gibi, kaldığımız yerden. Henning’in bundan hoşlanacağına eminim.” Gitmek istiyordu. Gitmek, uçmak, koşmak; bu lanet olası odadan çıkmak.

    “Hans,” diye söze giriyordu ki Krystelle Hans birden sertçe kesti lafını “Bana ilk adımla seslenmeyi kes.”



88:
 


::
 


THIS IS WHAT LIFE'S ABOUT!:
 

    MY TWIN:
     

anyways:
 

#benençokjackegülüyorum
#çünküjackçokkomik
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Krystelle Bartoloměj
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Krys, Stelle, Xtelle.
Rp Sevgilisi : Tamam yalana gerek yok, Hansey.
Mesaj Sayısı : 528
Kayıt tarihi : 19/08/10

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Geri: Was it dream?   Salı Nis. 23, 2013 6:36 am

    Krystof'un sözleri yankılanıyor yalnızca zihnimde o an. Kalbini kıracak. Üstüne basa basa söylenmiş, gerçekliğinden binlerce kez emin olunan kelimeler. Sanki herkesin bildiği ama sesli söylemeye korktuğu o saklı kelimeler gibi. Herkesin gözlerinde; ancak kimsenin dudaklarından dökülmüyor. Gözlerimi onun yalnızca saatlerce bakabileceğim gözlerinde kaybolurken yeniden duyuyorum aynı kelimeleri. Kalbini kıracak. İçimde bir alev büyüyor ve beni sarıyor. Hayır, bu olmayacak. Buna izin vermeyeceğim. “Yalnızca şarkı sözü. Bir anlamı yok.” Kelimeler zihnimde yankılanırken Krystof'un kelimelerinin içerisinde kaybolmuş hissediyorum kendimi. Beklemediğim bir şey olduğunu söyleyemem; ancak beklediğim de değil. Yalnızca üç gün önce bu kadar anlamlıyken her şey, her şey yine aynı dudaklardan dökülürken şimdi karşımdaki kayıtsızca duran adamın söylediklerine inanamıyorum. Öptüğüm aynı dudaklar mıydı, yoksa ben mi bir şeyleri kaçırmıştım? Sesim yükseliyor istemsizce. “Söylediklerinin doğru olmadığının farkındasın.” diyorum her kelimeyi vurgulayarak. "O gece yaşadığımız her şeyin anlamı olduğunu biliyorsun." Gülümsemeye çalışıyorum ama Hans buna izin vermiyor. Ellerimden hızlıca kurtuluyor ve bana söylediklerimin hiçbir değeri yokmuş gibi bakıyor. "Hepsi bir masaldı,” diyor içimde açtığı boşluğun farkında olmaksızın. “Ancak uyandık ve mutlu sonların gerçek olmadığını bir kez daha öğrendik.” Kafamı şiddetle iki yana sallıyorum. Kalbini kıracak. "Masallar daima mutlu sonlarla biter," diyorum güçlü kalmaya çalışarak. Bunu bu zamana kadar defalarca başardım, kimsenin benden kaçmasına izin vermedim. Bu kez de başarabilirim, onun beni sevdiğini bilirken, onun göğsüne sıkıca sarılmış ve onun sıcaklığını duyumsamışken... Yapabilirim.

    “Bakış açısına göre değişir, hiçbir masal mutlu sonla bitmez. Daima birileri kaybeder. Bazen aşkla sonuçlanır bazense sadece içini acıtır.” Anlamıyorum, hayır, kesinlikle anlamıyorum. Bana eziyet çektirmek istiyor olabilir, bunu düşünebilirim. Ya kendisine? Bu durumda vazgeçmenin kendi canını yakacağını bilmiyor mu? Dudaklarından dökülen her kelimenin saçmalıktan ibaret olduğunu? “Böyle olmak zorunda değil.” Sesim sandığımdan çok daha az çıkıyor bu sefer. O kadar... Buruk ki. “En iyilerinde bile böyledir ve bizim sonumuz yazılalı çok oldu, Bartolomej.” Soyadımı vurguladı, sanki bir adım yokmuş gibi, sanki ben Krystelle değilmişim gibi. Soyadımı. Sıradan bir insana yaptığı gibi. Hayır. Ses tonundaki nefret miydi? Yoksa pişmanlık mı? "Ne sen bir prensessin artık ne de ben zombi-kurbağa-prens. Söylerken nasıl saçma olduğunu tekrar anlıyorum.” Savaşı kaybettiğimi hissederken ona vurmak, onu öldürene kadar parçalamak istiyorum. Nasıl böyle düşünebilir? Nasıl böyle kaçıp gidebilir? Dişlerim birbirine sürtünürken metanetimi kaybediyorum. "Hiç şans vermiyorsun!" Tamamen yok sayıyorsun, lanet kapılarını örtüyorsun ve beni dışarıda bırakıyorsun. Yapamazsın, lanet olası, bunu bana yapamazsın. “Çünkü hiç yok! Görmüyor musun? Sen bir Bartolomej’sin. Sen bir Slytherin’sin!" Ayaklarımın titrediğini hissedebiliyorum. Belki ellerim de. O bunları görüyor mu bilmiyorum; ama ben... Ama ben... Tanrım bana neler oluyor? “ ‘Sen ve ben’ asla var olmamalıydı.” Yalan söylediğine inancımı işte o an yitiriyorum. Neden deniyorum, neden hala çabalıyorum ki? Bana bağırırken gözlerinde en ufak bir sevgi pırıltısı yok. Karanlık, dipsiz bir karanlıktan başka bir şey yok orada. Kalbini kıracak. Sus artık iç ses, sus. Burada bize ait bir şey kalmadı. Yalnızca... Sus.

    "Pişman mısın?" diye atılıyorum birdenbire. En ufak bir tonlama yok sesimde. Anında cevaplıyor bu soruyu bekliyormuş gibi. "Hem de nasıl!" Hahlıyorum ve sertçe atılıyorum. "Ben daha fazla." Şekeri elinden alınmış bir çocuk gibi hissediyorum kendimi. Harika diye mırıldanıyor ve kırıcı olmaya, sanki mümkünü varmış gibi, devam ediyor. “Devam edelim o zaman, ikimizinde yolu hiç kesişmemiş gibi, kaldığımız yerden. Henning’in bundan hoşlanacağına eminim.” Tüm vücudunuzdan kanınız çekiliyormuş gibi hissettiniz mi hiç? Yalnızca öyle kaldığınız, acıyı hissettiğiniz. Buna izin vermeyeceğim diyorum kendi kendime yeniden. Kör olan bendim belki de. Belki de tek sorun Julius'un varlığıydı, yalnızca buydu. Buna inanmak istiyorum ve "Hans," diye giriyorum yumuşak bir ses tonuyla. Buraya gelirken her şeyi riske atmıştım zaten, bunu göremiyor muydu? Belli ki, hayır. Çünkü son kalan umutlarımı da yok ediyor. “Bana ilk adımla seslenmeyi kes.” Ona bakıyorum sessizce. Gözlerinin içine. Ve kahkaha atıyorum. Öyle bir kahkaha ki, bunu durduramıyorum. Tıpkı gözyaşlarımı da durduramadığım gibi. Gülüyorum ama yanaklarımın ıslandığının farkındayım. Histeri krizi geçiriyorum. Ah. Evet en sonunda bu da oluyor. Kendimi yıllardır bu kadar çaresiz hissettim mi acaba? O an, sorumun cevabı gözlerimin önünde beliriyor. Ve o kabullenişi hatırlıyorum, hala canımı acıtırken.

6 yıl önce.:
 
    Bir an için boşluğa baktığım kısa sürenin* ardından, kendime geliyorum. Gittim. O lanet okula tam beş sene gittim. Ama şimdi burada değil miyim? Bu savaşı ben kazanmadım mı? Gülmeyi kesiyorum birdenbire. Suratımda tıpkı babama yalnızca on bir yaşındayken baktığım o bakış var. Nefretini kilometrelerce öteden hissettirebilecek o bakış. "Senin kim olduğunu biliyordum," diyorum ona sırtımı dönüp sınıfın boş duvarlarına bakarak. "Hans Landers olduğunu biliyordum. Hakkında o kadar çok şey duymuştum ki." Hahlıyorum, bunu fırsat bilip atılıyor. "Seni umursamayacağımı da bilmeliydin." Elimi yumruk haline getirdiğimde kendi tırnaklarımın derimi deştiğini hissediyorum. Biliyor musunuz? Acımıyor. O hiçbir şey dememiş gibi konuşmaya devam ediyorum. "Gerizekalının teki olduğunu söylemişlerdi. Aklının yalnızca sikinde olduğunu." Tıpkı demin yaptığım gibi hahladı. "İkinci kısım doğruymuş." Bilerek mi zorlaştırıyordu? Umurumda değildi. Topuklarım üzerinde ona döndüm. Bakışlarını kaçırmaya çalıştı o an ama sağa doğru adım atarak onunla göz göze geldim. Güzel. Çünkü söylerken gözlerime bakmalıydı. "İşe yaramazın teki olduğunu... Hatta varlığının bile gereksiz olduğunu. Çok şey duydum. Hiçbiri iyi değildi." Adamın dudaklarını araladığını gördüğümde, başka bir hazır cevaba daha yer yoktu beynimde. Lafımı bölmesine izin vermeden devam ettim. "Ama içlerinde ne yoktu biliyor musun?" Omuz silkti. "Korkak." Can alıcı şekilde, ağır ağır yutarcasına söyledim kelimeyi. Bakışlarının karardığının farkındaydım. Tekrarladım. "Korkak yoktu içlerinde. Tüm sıfatlara sahip olabilirdin; ancak düşmanların dahi senin bir korkak olmadığını biliyordu." Gülüyorum kendi kendime ve kollarımı göğsümde kavuşturuyorum. "Sen bir korkaksın, Landers. Seni tanımadıklarını düşünmüştüm. Tanımıyorlarmış, haklıydım." Öylece bakıyor, gerili olan dudakları aralanıyor ama ardından yeniden kapanıyor. Yaslandığı sırayı elleriyle titretiyor, belki sinir etmek için, belki farkında değil. Bakışlarını çözebiliyorum. Benden nefret ediyor. Benden. Nefret. Ediyor. Güzel. Çünkü benden nefret etmeli. Aksi halde, bu saatten sonra yalnızca ona acırım.

    "Binalar hakkında ne düşünüyorum biliyor musun? İnsanların baskın özelliklerini vurguladığını. Kim olduğuna dair bir işaret olduğunu." Her bina aklımdan hızla geçiyor. Belki yeniyim, belki bir Slytherin'im... Oysa hepsinden tanıdıklarım, değer verdiklerim o kadar fazla ki. "Asla insanları binaları için yargılamadım. Peki onlar ne yaptı?" Başını öteki tarafa çevirip duvarlara bakıyor ki ona yaklaşıp çenesini kavrıyorum ve başını sertçe kendi gözlerime çeviriyorum. Bağırıyorum. "Bana bak! Bakmaktan KORKMA!" Artık yeni gözyaşları gelmese de, son kalanlardan birisinin yanağımdan aşağıya süzüldüğünü hissediyorum. "Kaçtılar. Benden. Sırf hırslıyım diye, sırf asla pes etmediğim için. Ve ben ne yaptım? Pes etmemeye devam ettim. Ve kazandım." Çenesini biraz daha sıkıyorum. Bakışlarım o an göğsüne kayıyor. Tırnak izleri. Benim, tırnak izlerim. Kryssy görse gurur duyardı benimle. Bir şeyler söyleyeceğini fark ettiğimde yeniden konuşmaya devam ediyorum. Söylediğim sözler artık beynimden çıkmıyor gibi. Sadece... Sadece dökülüveriyor işte dudaklarımdan. "Oysa şimdi kaybediyorum." Bunu söylemeyi beklememiştim. Bunu söylemiş olduğuma inanamıyorum. "İzlerimi bedeninden silebilirsin," diyorum gözlerim hala tırnak izlerindeyken. "Söyle bana Landers..." Evet, tahmin edebileceğiniz üzerine vurgu yine Landers kelimesinde. "Ruhundan silebilecek misin?" Gözlerim gözlerini buluyor. Nefesini tıpkı üç gün önceki gibi dudaklarımda hissediyorum. "Beni, hiçbir şey olmamış gibi silip atabilecek misin?" Yeniden yanıyor gözlerim. "Beni unutacak mısın?" Bir gözyaşı daha atlıyor yavaşça ve ben, ona bunun olmayacağını, buna izin vermeyeceğimi söylemek yerine onu öpüyorum. Kaçmasına izin vermeden hiddetle öpüyorum. Ellerim titrerken ve o ellerimin titrediğini bilirken, öpüyorum. Sessizce ve gerçi çekiliyorum. Çenesini tutmakta olduğum elimi çekip gözyaşımı siliyorum elimin tersiyle. Burnumu çekip adeta fısıldıyorum. "Bunu yapabilecek misin?" Ona bakıyorum. Ve düşünebildiğim tek şey... Kalbimi kırdı.


*:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Hans Finn Landers
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
avatar

Lakap : HANSEY!
Rp Sevgilisi : Daenerys K. F. Landers; BETTER THAN YOURS.
Mesaj Sayısı : 1059
Kayıt tarihi : 06/11/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Was it dream?   Paz Haz. 09, 2013 10:53 pm

Bence:
 
    Son cümlesinin ardından Krystelle'ın su yeşili bakışlarını kendi gözlerine yansıdı. Sadece bu ıslanmış bakışlardan bile kızın ne hissettiğini tamamıyla anlayabilirdi, anlıyordu da; hayal kırıklığı, hüzün ve çaresizlik. İçinde bir yerlerde böyle olmasını istemezdi ancak belki de yalnızca amacına ulaşmıştı. Hayır, bu odadan çıkana kadar, kız da onu tanımamış olmayı dileyene kadar, asla emin olamazdı bundan. O nedenle suratında bir ifade yoktu, Krystelle’ın isterik kahkahası odada dalgalanırken yavaşça gözlerini kırptı ve kapıya baktı yalnızca. Hamlelerini düşünerek attığı söylenemezdi pek veya duygularını dinlediği, yalnızca bildiği gibi devam ediyordu. Doğru olan buydu yalnızca; henüz en başlardayken ve bitirilebilirken; henüz tanımıyor ve sevmiyorken veya en azından öyle düşünüyorken. Bir kız için bildiği her şeyden vazgeçecek değildi, söylediği sözlerin hiçbirinden utanmıyordu. Kahkaha kesildiğinde kızın bakışları da artık değişmişti, insanın içine işleyen karanlık bakışlardı bunlar ve eğer hazırlıksız olsaydı Hans’ı bile ürpertebilirdi. "Senin kim olduğunu biliyordum. Hans Landers olduğunu biliyordum. Hakkında o kadar çok şey duymuştum ki.” Konuşurken Hans’a arkasını döndü ve sözlerini tastik edercesine hahladı genç kız. "Seni umursamayacağımı da bilmeliydin." diye girdi Hans ve "Gerizekâlının teki olduğunu söylemişlerdi. Aklının yalnızca sikinde olduğunu." diyerek lafı devraldı tekrar Krystelle. Kendisi hakkında duyduğu bu cümleler bir sürpriz değildi Hans için ve düşmanlar tarafından söylenilmiş en makul yorumlardan olmalılardı belki de. Aynı Krystelle’ın yaptıpı gibi hahladı konuşmaya başlamadan önce ve umursamaz bir tavır takındı yalnızca. "İkinci kısım doğruymuş." En azından Krystelle böyle düşünmeliydi; kendisinin bir gecelikten ötesi olmadığını görmeliydi. Doğru olan buydu. Ayaklarıyla gergin bir şekilde ritim tuttuğunu fark edip, bakışlarını ayaklarına indirdi ancak içinde huzursuz bir müzik dalgalanmaya başlamıştı bile Krystelle hissetmese de. Kendi ayaklarının birkaç adım ötesinde Krystelle’ın tekrar kendisine dönen ayaklarını fark etti hoş topuklu ayakkabıların içindeki. Aynı Cadılar Bayramında Marcella ile dansından sonra kızın gelişini gördüğü andaki gibi: olay aynıydı, ancak bu sefer başını kaldırıp kızın gözleriyle karşılaştığında gülümsemedi. Bakışlarını göz temasından ayırdı, ancak kızın bir adım daha atmasıyla temas tekrar oluştu ve kopması güç bir şekilde kenetlendi. "İşe yaramazın teki olduğunu... Hatta varlığının bile gereksiz olduğunu. Çok şey duydum. Hiçbiri iyi değildi." Bu düşünceleri umursamadığını söylemek için davransa da Krystelle kaldığı yerden devam etti söz hakkı tanımaksızın. "Ama içlerinde ne yoktu biliyor musun?" Omuz silkti yalnızca Hans. "Korkak. Korkak yoktu içlerinde. Tüm sıfatlara sahip olabilirdin; ancak düşmanların dahi senin bir korkak olmadığını biliyordu." Kalp atışının öfkeyle hızlandığını hissetti ancak cevap vermeye çalışmadı, ‘Sakin ol.’ diye mırıldandı kendi kendisine ‘Hayır.’ Belki de mırıldanan o değildi, yalnızca Gordon’dı. Sesi ayırt edemiyordu, ancak Gordon olduğunu umdu. Zihinleri birbirlerine daima açıktı ve eğer şuan Hans’ınkinin içine bakıyorsa ve Krystelle’ın su yeşili gözlerinin öfke ile parladığını görüyorsa, mırıldanmasını isterdi; yanlış bir şey yapmadığını ve önemli bir şey olmadığını; Kızın sözlerinin değersiz olduğunu ve birazdan hayatlarına kaldıkları yerden tekrar devam edeceklerini. Peki, o zaman neydi bu hissettiği? Bilmiyordu. Gordon hiçbir şey söylemedi. Hans’sa kendi kelimelerinin beynine hücum etmesine izin verdi daha önce düşünmediklerinin bile. "Sen bir korkaksın, Landers. Seni tanımadıklarını düşünmüştüm. Tanımıyorlarmış, haklıydım." Ufak bir nefes aldıktan sonra dudaklarının ufak, tuhaf bir gülüşle gerildiğini hissetti ancak burnundan küçük bir nefes veriş sonrası ifadesi, yalnızca kıza bakıp lafın bitmesini bekleyen katı bir görünüm aldı. "Binalar hakkında ne düşünüyorum biliyor musun? İnsanların baskın özelliklerini vurguladığını. Kim olduğuna dair bir işaret olduğunu. Asla insanları binaları için yargılamadım. Peki onlar ne yaptı?" Kafasının içindeki uğultu kızı duymasını zorlaştırıyordu, hatta ağrıdığını hissetti, ateşi de. İyi değildi bu, artık kendisini kafasındaki kelimelerin sahibi gibi bile hissetmiyordu. Öte yandan kızın binalar hakkında söylediklerini daha önce de düşünmüştü ve çıkar yolları örtmek için belli nedenleri de vardı ve ‘Onlar ne yaptı?’ mı? Kim ona ne yapacaktı ki?! Gözlerini kısarak bakışlarını başka yere yöneltti acıyla. Krystelle’ın eli kızdan o an beklemediği bir çeviklikle yakaladı çenesini ve kendisine bakmaya zorladı genç adamı tekrar."Bana bak! Bakmaktan KORKMA!" Kızın bağırışı beyninin içinde on kat daha artıyordu sanki. Korkmuyordu. Lanet olsun, korkmuyordu. "Kaçtılar. Benden. Sırf hırslıyım diye, sırf asla pes etmediğim için. Ve ben ne yaptım? Pes etmemeye devam ettim. Ve kazandım." Kafası öyle bir uğulduyor ki dışarıdan duyduğu her yeni kelime yalnızca bir yenisi oluyor onun için; şuan yalnızca kendisini geri atıp kurtulabileceği tuhaf bir pozisyondayken kurtulmayı arzuladığı bir kâbustaymış gibi hissediyor, özellikle de kafasındaki sesler anlamlı gelmeye başladığından beri. Kızın parmaklarını yüzünün kemiklerinde hissediyor ve tırnaklarını da. Kızın gözlerininse kendi göğsünde olduğunu fark ediyor, malum izlerin üzerinde. Tam o anda tüm o sesler birden bire geldikleri gibi boşluğa bırakıyorlar beynini. Sessizlik ve kalp atışları. Boş sınıf ve yalnızca ikisi. Kızın eli gevşerken, nefesini düzenliyor Hans. Kızın gözlerinden bir damla yaşın aktığını fark ederken yeni kelimeleri işitiyor, "Oysa şimdi kaybediyorum. İzlerimi bedeninden silebilirsin," Gözleri hala tırnak izlerinde. "Söyle bana Landers..." Kendi soyadındaki vurguyu hissederken artık sonda olduklarını fark ediyor yalnızca. "Ruhundan silebilecek misin?" Gözleri gözlerini buluyor. Nefesini tıpkı üç gün önceki gibi yüzünde hissediyor. "Beni, hiçbir şey olmamış gibi silip atabilecek misin? Beni unutacak mısın?" Hans kıza son bir kez daha bakarken bunun ilk anda düşündüğü kadar kolay olmadığını fark ediyor tekrar. Yine de ‘Abartmaya gerek yok.’ diye mırıldanıyor içinde direnen son ses ve evet, haklı. Tam artık lafı devralmak isterken Krystelle dudaklarına yapışıveriyor. Gözlerinden yaşlar gelirken ve Hans’ın çenesini tuttuğu elleri titrerken. Shane’in dışarıdan öpücüğü haber veren bağırışını duyabiliyor ayrıca Adrian’ın “Hadi ordan!” dediğini de. Gülüş sesleri, pencereden yansıyan yeni gün ışıkları ve kalbinin beynini duymaksızın atışı… Kızın gözyaşlarının kendi yanağına damladığını hissediyor gözleri kapalıyken ve Krystelle geri çekilene kadar duruyor sadece: karşılık vermeden veya geri çekilmeden, yalnızca son bir kez kızın kokusunu içine çekerek. Farkında olmadan. Fark ettirmeden. Oysa bu koku boğazını yaktı sadece ve bu yanış onun gerçeğe dönmesine yardımcı oldu, burada olmaktan tiksiniyordu. "Bunu yapabilecek misin?"

    “Yaptım bile.” dedi sadece. Kızın gözlerine bakarak; Gözyaşlarına aldırmayarak; Sert ve duygusuz bakışlarla.“Sen de öyle yapsan iyi olur bence.” Kızın gözlerinden ayırdı bakışlarını bıkkın bir tavırla. “Abartmaya gerek yok.” Cidden yoktu. Yalnızca bir geceydi; birbirlerine ait olduklarını söyledikleri ve mutlu anlar geçirdikleri, peki şuan bunu kanıtlayan ne vardı? Fotoğraflar mı? “Yırttım.” dedi soğukça “Fotoğrafı. Yırttım ve şömineye attım.” Küçük bir gülücük oluştu suratında gerilimde büyüyen ve piercing’inin soğuk metalini hissetti dudağında. Yeni kelimeleri bastırarak devam etti konuşmasına. “O zaman daha önce şöminenin başında da söylediğim gibi, Hoşça kal Krystelle. Tekrar karşılaşacağımızdan adımın Hans olduğu kadar eminim ama hiçbir şey ilk günkü gibi olmayacak.” Kızın sözleriyle, kızın ön adını kullanarak ve kızın şuan asla anımsayamayacağı ve Hans’ın asla açıklamayacağı ilk günü kastederek. Önceden planladığı kelimeler değildi bunlar, fotoğrafı yırtıp yakmamıştı ki şöminenin başında bunları söylemiş olsun. Hayır, tamamen şuan dökülen kelimelerdi bunlar. Belki de kızın asasını sinirle kavramasına neden olan kelimeler, bu Hans’ın gözünden kaçmamıştı. Krystelle’ın ‘Hoşça kal’ demesini beklemeden tutunmakta olduğu sırayı bırakarak tek elini alayla havaya kaldırıp parmaklarını sallarmış gibi oynattı ve kapıya doğru ilerlemek için bir hamle yaptı Krystelle’a arkasını dönerek. Tam o anda Krystelle arkasından gelip Hans’a kasten çarparak hızlı adımlarla kapıya gitti ve aynı hızla açtı. Açtığında karşısında Shane’in suratını gördüğündeyse kim olduğunu umursamadan yalnızca kendisine yol açmak için oğlanın omzuna çarparak ilerleyip gözden kayboldu. Hans kızın gidişini olduğu yerden izledi öylece ve ardından Shane’in meraklı bakışlarıyla karşılaştı. Adam bir eliyle kızın çarpıp geçtiği omzunu ovuştururken diğeriyle ‘N’oldu?’ diyen bir hareket yapıyordu. Oysa Hans onun konuşmanın çoğunu duyduğuna emindi. Arkadaysa Gryffindor ve Slytherin gruplarından kalan birkaç kişiyi gördü, Alyssha’nın yanında duran Bartolomej koşarak kız kardeşinin peşinden gitti. ‘Hızlı ol.’ dedi Hans içinden ardından Shane’e bakıp omuz silkti “Yanında bir sigara var mı?”

    Genç adam gülümseyerek yanına gelirken sıranın üzerine oturdu Hans. Shane gelip sigarayı Hans’a verdikten sonra asa kullanmadan Heather’ın Shane’e doğum gününde aldığı yüzük şeklindeki çakmakla yaktı; şu çakmak gerçekten Shane’e verilecek en iyi hediyelerden biriydi, hatta kendisine de almadığı için Heather’a uzun süre takılmıştı. Acaba Heather bunu olanları duysa ne yapardı ki daha baloda yaşananları bile bilmiyordu. Anlatmayabilirdi? Hayır, Shane her şeyi biliyorken böyle bir seçeneği yoktu. Shane karşısına yerleşmişti ve artık sadece iki kişi de değillerdi. Gordon’ın geldiğiniyse omzunu sıkmasından anladı. Ona baktı ardından dönüp sigarasından koca bir nefes daha aldı. Genç adamın berrak zihni beynini doldurdu bir an zaten yanındayken neden böyle yaptığını anlamaksızın. “Hey, orada mısın?”

    “Evet?” dedi aynı şekilde zihnine konuşarak.

    “Hayret. Burada olduğun tüm süre boyunca zihnin kapalıydı. Bunu neden yaptığını açıklayacak mısın?”

    “Zihnim açıktı. Sana daima açıktır. Hatta seninle konuştum.”

    “Hans, bana yalan söyleme.”

    Şaşkınlıkla Gordon’a döndüğünde zihninde yeni bir ses belirdi, en sonunda uğultulardan uzak ve anlaşılır şekilde “Hansey? Beni unutmuşsun.” Ardından ses kahkaha attı. Bu sesi tanıyordu. Bu kahkahayı tanıyordu. Gözleri şaşkınlıkla açıldığında Gordon’ın zihninde ve yüzünde bunu onun da duyduğunu görebiliyordu. Yutkunmadan önce yavaşça mırıldandı “Neler oluyor?”


Shane’in:
 


::
 


THIS IS WHAT LIFE'S ABOUT!:
 

    MY TWIN:
     

anyways:
 

#benençokjackegülüyorum
#çünküjackçokkomik
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Hans Finn Landers
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
avatar

Lakap : HANSEY!
Rp Sevgilisi : Daenerys K. F. Landers; BETTER THAN YOURS.
Mesaj Sayısı : 1059
Kayıt tarihi : 06/11/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Was it dream?   Paz Haz. 09, 2013 11:18 pm


S O N .
Sanırım, yağmur başladı.


::
 


THIS IS WHAT LIFE'S ABOUT!:
 

    MY TWIN:
     

anyways:
 

#benençokjackegülüyorum
#çünküjackçokkomik
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Was it dream?
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: H O G W A R T S :: Hogwarts Giriş :: Koridor-
Buraya geçin: