Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Closer

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Hans Finn Landers
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
avatar

Lakap : HANSEY!
Rp Sevgilisi : Daenerys K. F. Landers; BETTER THAN YOURS.
Mesaj Sayısı : 1059
Kayıt tarihi : 06/11/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Closer   Perş. Ocak 31, 2013 7:52 am




::
 


THIS IS WHAT LIFE'S ABOUT!:
 

    MY TWIN:
     

anyways:
 

#benençokjackegülüyorum
#çünküjackçokkomik
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Hans Finn Landers
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
avatar

Lakap : HANSEY!
Rp Sevgilisi : Daenerys K. F. Landers; BETTER THAN YOURS.
Mesaj Sayısı : 1059
Kayıt tarihi : 06/11/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Closer   Salı Şub. 26, 2013 11:34 am


    Gözünü açtığı yer saat gece iki için gereğinden fazla dolu bir sokaktı, ancak yine de fazla kalabalık sayılmazdı. İsterik bir şekilde tekrar kol saatine göz attı. İkiyi üç geçiyordu. Ve artık tamamen farklı bir yerdeydi. Geçen zaman mekânı değiştirirken olaylar aynı kalmıştı ve tüm olanların gerçekliğini yeni yeni hissetmeye başlamış gibiydi. Gecenin serinliği savunmasız vücuduna işlerken daha sıcak bir yerlere varmak üzere adımlarını hızlandırdı. Sterling’s House. Diagon Alley veya Knockturn Yolundan farklı olarak bir Muggle bölgesinde açılmış ilk büyücü barıydı. 1852’den beri. En azından Shane’nin söylediğine göre. Çoğu bölümü Muggle-savarlarla donatılmasına rağmen hem Muggle’ların hem de büyücülerin gittiği gönülllerince vakit geçirebileceği bir yer. Muggle’ların geliş amacının sadece eğlenmek olmasıyla birlikte büyücülerin burayı tercih etmesinin nedeni genellikle daha farklıydı: eski –Muggle gibi davranmak zorunda kalmadan– alışkanlıklarını sürdürebilerek nispeten tanımadıkları insanların arasında kaybolabilmek; Dilediklerini yapmak; Birkaç saatliğine hiç kimse olmak; Kendi kafalarını dinlemek. Ve tahmin edilebileceği gibi karanlık tarafın takılmayı sevdiği mekânlardan da değildi. Hans’ın ihtiyacı olan da tam olarak bunlardı.

    Barın kapısında bekleyen ve Muggle copları taşıyan iki badigardın yanından geçti. Burası damsız giremeyeceği bir yer değildi ki eğer öyle bir yer olsaydı girerken görünmez de olabilirdi veya dışarıda büyü yapmasının yasak olduğu o yaşlarda yaptığı gibi yoldan bir kız çevirip ikna ederdi. Zaten daima yaşından büyük gösterdiği için başka bir sorunu pek olmamıştı. Bir keresinde bar kapısında Shane ile kız arkadaşlarının gerçekten içerde olduğunu bağırdıkları o günü anımsadı. Gordon ile o, on beş yaşındaydı, Shane ise on altı. Denedikleri onca taktikten sonra elde ettikleri tek şey badigardların yakalayınca büyük ihtimal kızartacakları üç beyaz kıçtı. Kıçlarını korumak zorundaydılar. Kaçtılar. Öyle koşmuşlardı ki en son nefes nefeseydiler ancak kahkahalarla gülüyorlardı. Bu anı aklına gelince suratında ufak bir gülücük belirdiğini hissetti Hans, ancak anıları bırakıp şuanı ve geleceği düşünmeye başlayınca o gülümsemenin suratını terk etmesi zor olmadı.

    Tanımadığı bir kadından bebeği olacaktı.

    St. Mungo’nun bilmediği şekilde cenin fazla hızlıydı ve alınamazdı.

    Bebeğin alınması mümkün olmamakla birlikte yalnız büyümesine izin de veremezdi, bu nedenle evlenme teklif etmişti ki hala bunun doğru hamle olduğunu düşünüyordu.

    Okul başlamadan önce evlenmelilerdi.

    Dört günleri vardı.

    Barmenden iki dakika kadar önce istediği birası önüne gelirken kendi kendisine mırıldandı. Kondom kullanmalıydı. Ancak her şey için çok geçti değil mi? Tılsım dersinde gördükleri şu zamanı geri saran nesnelerden birine sahip olmayı dilerdi, ancak ulu orta satılmadıkları netti. Kafasını belli belirsiz sağa sola sallayıp bakışmakta olduğu içeceği yudumladı. Daha sert bir şeylere ihtiyacı vardı. Aslına bakarsanız istediği şey haptı. Extacy. Tüm vücudu –özellikle düşünmekten sıkılmış beyni- bunun için yalvarıyordu. Tek dikişte bardağı sonlandırdı ve derin bir nefes aldıktan sonra arkasını döndü.

    Her şey tamamsa, ne olursa olsun olmak zorundaysa, yapacak başka hiçbir şey yoksa ve yaşamaktan da korkmuyorsa bu gece onun bir nevi bekârlığa veda gecesi sayılır mıydı? Özellikle kızla yaptıkları o anlaşmadan sonra… Evlendikten sonra çapkınlığın adı şerefsiz bir hal alıyordu ve Hans şeref kavramına değer verirdi. İronik ama değer kavramının anlamını sorgularken buldu kendisini. Değer kavramına değer vermeli miydi? Konu üzerinde düşündükten sonra boş verdi.

    DJ’in seçtiği remix parçayı ♠ tık ♠ o kadar yüksek sesle açılmıştı ki sözleri anlaşılmıyordu bile. Mavi gözlerini kıstı ve müzik akıp giderken daha önce Shane ile alışveriş yaptıkları o adamı gördü. Biranın acı tadı halen boğazını yakarken, suratında kötücül gülüşün oluşmasına izin verdi. Bağımlı değildi. Yalnızca istiyordu. Gordon bunu kullanmasından nefret ederdi. Ama burada değildi, değil mi? Sesli küfür etti. Kendi söylediğini kendisi bile zor duyuyordu. Şarkının sözleri karşı köşedeki iri ve giydiği kürk yüzünden daha da iri görünen adama ilerken anlaşılır gelmeye başlamıştı. “I’m gay.” der gibiydi ancak “I’m ill.” diyordu. Birbirine bu kadar uzak iki kelimeyi karıştıran tek kişinin kendisi olmadığını düşündü. Ve, yalnızca kafasını dağıtacak yeni bir şey bulduğu için belki de, mırıldandığını fark etti. “I’m ill, I’m ill, I’m ill. I’m ill.” Oysa rap müzikten hoşlandığı pek söylenemezdi. Adama yaklaştıkça sesi daha da kısıldı ve en sonunda resmi bir şekilde alışverişini yaptı. Verdiği para bugün yapamadığı alışverişten kalan paraydı ve gidişi onu üzmedi. Geri döndüğünde ateş viskisi istedi. Ufak poşetten çıkardığı haplardan birini parmaklarının arasında dolandırıyordu.

    “I’m ill, motherfucker. I’m ill, motherfucker.
    I’m ill! Motherfucker, I’m ill!
    Whatelse? I’m ill. I’m ill. I’m ill.”


    Viski geldiğinde acelesiz bir yudum aldı. Acaba Daenerys o gittikten sonra içmeye devam etmiş miydi? Onu suçlayamazdı. Yine de yapmadığını düşündü. Daenerys’in küçük ayakları üzerinde kalkıp yine o balerinimsi adımlarıyla içki dolabını açtığını gözünde canlandırabiliyordu. Yürürken ardından görünen beyaz sırtı… Kızın beyaz suratındaki kısa gülümseme… Onu düşünürken istemsizce titrediğini fark etti ve gözünde canlandırdığı Daenerys’in çatılan kaşlarını gördü. Çıkıp gitmemeliydi; ancak zaten olabildiği son ana kadar yanında olmuştu. Onu ölmekten kurtarmıştı, evine bırakmıştı. Şimdi duman ve içki kokan aptal bir barın sandalyesinde otururken bunları düşünmek o kadar tuhaftı ki. İnanılası gelmiyordu; her şey o kadar hızlıydı ki… Bir yudum daha içti, ancak bu bir öncekinden daha büyüktü. Ardından elinde döndürüp durduğu hapı ağzında koydu ve viskiyle bir yuvarladı, çok geçmeden ikinciyi de aldı.

    İlacın etkisi damarlarına karışınca tüm her şeyden kurtulacakmış gibi düşünmüyordu. Yalnızca bir süreliğine -üç ila altı saat- gerçeklerden uzaklaşacaktı, ne yaptığı umurunda bile olmayacaktı. Eğlenecekti de. Belki de son kez. Başının zonkladığını hissetti ki bu psikolojik olmalıydı, yine de elini başına götürdü, sanki tüm renkler birbirine karışmış gibi geliyordu. Her şey bulanmıştı. Yalnızca gözlerini kapattı ve birkaç saniye sonra açtığında her şeyin normale döndüğünü fark etti. İlacın etki etmesi için biraz zaman geçmeliydi ve daha öncekilerden öğrendiği bir şey varsa iki tane onunki gibi bir bünye için fazla sayılmazdı. Yine de daha fazla almadı. Çünkü içinde uyanık kalmak isteyen hissi duymuştu bir kere. Poşeti pantolonun cebine soktu ve dünyadaki en önemli şeymiş gibi ateş viskisine odaklandı. İçinden geri sayıyordu; Drei. Zwei. Eins. Bardağı kafaya dikti.

    İnsanların konuşmalarını duyabiliyordu. Yan tarafta iki tane genç kız vardı ve büyük ihtimal Muggle’dılar çünkü ateş viskisi gibi bir şah eser varken normal viskiyi tercih ettiler. Hans onlara göz ucuyla baktı. Biri sarışındı öbürüyse kumral sayılırdı. Her ikisi de zayıf ve orta boylardaydılar. Belki güzel de denilebilirlerdi. Hans değerlendirme yapacak kadar uzun bakmadı. –Onu tanıyan herhangi bir kimse burada olsa bunu kıyamet alameti sayabilirdi.- Kızların melodik kahkahaları kulağına geliyordu. Bu kadar komik olan neydi ki veya arkadaki insanlar neden bu kadar mutlulukla dans ediyordu?

    Bugün Cadılar Bayramı değildi.

    Bu gece olanları kimse bilmiyordu. Neler yaşadığını kimse görmüyordu. Bardağı itip boşalan masaya kafasını dayadı. Bakışları pistteki insanları izliyordu. Dansı bırakmış kız arkadaşını öpen bir çocuk; Mutlulukla kahkaha atan bir grup üniversiteli gibi görünen genç (Hans onlardan daha büyükmüş gibi hissediyordu.); Kendisini kaptırmış şekilde ritme bağlı kalarak veya kalmayarak –bu pek sorun değil gibiydi- dans eden onlarca kişi vardı. Birbirlerine çarpıyorlar, içeceklerini yanlışlıkla döküyorlar ve tezahürat ediyorlardı. Tüm bu kargaşanın içinde kendilerince bir uyum sağlamışlardı: kimse bir diğerinin ne yaptığı umursuyor gibi değildi. Hans bu senkronize topluluğu süzdü. Daha önce neredeyse hiç bu kadar dışarıdan bakmamıştı, o da onlardan birisiydi: öpüşen çocuktu; arkadaşının dans etmesi için bağıran tezahüratçıydı; gönlünce dans edendi; güzel bir kıza kur yapandı… Ama bugün hiçbiri değildi. Yalnız hissediyordu: Hiç olmadığı kadar. Onun yanında kimse yoktu: sırtını sıvazlayıp buradayım diyecek her hangi bir kişi. Olmayacaktı da. Bir mucize beklediği yoktu.

    Garsonun getirdiği yeni içkiyi reddetmedi. Doğrulup yavaşça yudumladı. Her zamankinden biraz fazla uzamış –aslında pek de dikkat çekmeyecek uzunlukta olan- saçlarını basit bir hamleyle arkaya attı. Berbere gitmeye ihtiyacı vardı. Damat Tıraşı. Gülümsemedi. Büyük ihtimal berber yalnızca üç numara azaltılacak saçlar için orada bulunduğunu öğrendiğinde küfür edecekti. Aklına genç bir berber getirdi, Diagon Alley’deki Miss İris’den farklı olarak. Uzun süre Miss İris ile görüşmeyeceği kesindi, Ross’ların garip –doğru kelime trajik diye düşündü- sonu karşınında halen şuçluluk hissediyordu, suçun kendisine ait olduğuna dair hiçbir işaret olmasa da ölüm şekli tanıdıktı. Fazlasıyla tanıdık. Genç ve yaptığı işten tamamıyla sıkılmış toy bir berberdi düşlediği. Ardından bir yudum ateş viskisiyle beraber berberin ateşler içinde yanışını kurguladı, bundan garip bir zevk almıştı. Genç berberin hayali çığlıkları beynini doldururken gereksizce gülümsediğini fark etti. Onu bu hayalde mutlu eden ne oranda kendi gerçekliğinden uzaklaşmak, ne oranda uyuşturucunun etkisiydi bilmiyordu ancak bundan utanmamıştı. Bir süre sonra böyle bir düşünceden utanmadığı için kötü hissetti; aklına, geçen cadılar bayramında o aptal mağarada karşılaştığı -soğukkanlı ve insanları öldürmekten zevk alan- ikizi geldi. Dördüncü Etap. Aslına bakarsanız onu hiç aklından çıkaramamıştı. Ensesinde soğuk bir ürperti hissederken berberi bir kenara bıraktı yine de bunu yaparken mutluluk hissetmemişti.

    “Güzel mekan ha?”

    Ses yalnızca yan sandalyesinde oturan ve otuzlarındaymış gibi gösteren bir adamdan geliyordu. Otuzlarında olduğu sadece olgun duruşundan anlaşılıyordu, yoksa pekala yirmilerinde olabilecek kadar bakımlı görünüyordu. Hans onun ne kadar zamandır orada oturduğundan emin olamadı. “Evet öyle.” dedi –müzikten dolayı sesini duyurmak için biraz bağırması gerekmişti-, barlarda otuzlu yaşın çevresindeki adamlarla ne konuşulduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Merak da ettiği de yoktu. Yalnızca başından savmak istiyordu.


Spoiler:
 


::
 


THIS IS WHAT LIFE'S ABOUT!:
 

    MY TWIN:
     

anyways:
 

#benençokjackegülüyorum
#çünküjackçokkomik
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Demon

avatar

Lakap : I am fire, I am death.
Rp Sevgilisi : Aphrodite.
Mesaj Sayısı : 63
Kayıt tarihi : 23/07/10

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: Closer   Paz Mart 03, 2013 2:45 am

    Geniş ve tek bir kırışığın dahi bulunmadığı alnından, tuzlu olduğunu varsaydığı bir ter damlası süzüldü. Sildi elinin tersiyle. Kaşları çatık değildi; ancak her nasılsa çatıkmış gibi bir asabilik vardı suratında. Gözlerini gezdirdi sakin bir şekilde barın içinde. Onların bu hali ona o kadar komik geliyordu ki, suratında oluşan çarpık gülümsemeyi engelleyemedi. Nasıl komik olmazdı ki? Barda altıncı shotını yapmakta olan adam, kendisine dua ediyordu! Şeytana dua etmek ha? Yaratıcılığını tebrik etmek lazımdı. Ateşli fıstığı tavlaması için ondan güç istiyordu. Öyle olsun, diye geçirdi içinden. Kızın yanından geçerken, omzuyla kızı adama doğru iteledi fark ettirmeden. Ve kız, adama doğru yürümeye başladı. İyi günündeydi Damon. Bir başkası, kendisini dünyanın fatihi sanıyormuşçasına kollarını açmış kızları adeta ayak üstü götürürken, içten içe karısını düşünüyordu... Ah. En sevdiğinden. Birkaç dakika sonra karısı içeri daldığında olacakları görmek için sabırsızlandı adam. Normalde bunlar onun işleri değildi, birçok kişinin düşündüğünün aksine böyle şeylerle kendisi asla ilgilenmezdi. Bunun için çocukları vardı, değil mi? Şeytanın dölleri. Şeytan, daima en değerliyle uğraşırdı. Sıradan insanların ter kokusuyla karışmış içki kokularını ciğerlerine doldurmakla vakit geçirmezdi asla. Hedefleri dışında. Gözlerini kıstığında, mavi gözleri alevlerle parıldadı kimse görmese de. Uyuşuk bir şekilde sandalyenin birine oturup, barmenden ateş viskisini kaptı. Büyücülere dair en sevdiği şeydi belki, ateş viskisi. Bir yudum alarak beklemeye başladı. Çalan şarkı daha fazla saçma olamazdı diye düşünürken, kendisine doğru yaklaşmakta olan Alman çocuğun bunu mırıldandığını gördü. No, you're not ill diye düşündü ve çocuk hemen yanında durana kadar bekledi. Ondaki potansiyeli görebiliyordu Şeytan, çocuk her adım attığında. Genlerini kendisinden almadığı doğruydu görünüş bakımından; ancak her nasılsa çocuk, Şeytanın kendisine oluşturduğu bedene benziyordu. İlahi adalet buydu galiba, ha? Kimsenin farkında olmayışı garipti, Hans'ın asıl soyunu belli eden davranışlarını. Onun hala anlamamış olmasına inanamıyordu Damon, önünde bu kadar çok ölüm süregelmişken. Biliyordu Hans. Biliyordu bir şeyler olduğunu. Oysa, işin içinden asla çıkamayacağını da biliyordu. Bu yüzden ona biraz olsun yardımcı olmaya karar verdi Cehennem'in efendisi. Boğazını temizledi. "Güzel mekan ha?" Mavi bakışlar kendisine çevrildi. Soran bakışlarla parıldıyordu oğlunun suratı. "Evet öyle." Onun aklından geçen her düşünceyi okuyabiliyordu Şeytan, bu yüzden gülümsememek için kendisini dizginledi. Uyuşturucu saniyenin onda biri sürede her hücresine nüfuz ederken, adamın aklından geçen düşünceleri iyice karıştırdı haince bir zevkle. Etaplardaki ikizini unutmamasını istiyordu, kemikleri, alevleri, ölümleri... Hatırlamalıydı. Ve günün birinde doğru yolu bulmalıydı.

    "Otur," dedi adama ikna edici bir ses tonuyla. Onu etki altında bırakmamasına rağmen, oturdu genç adam. Normalde olsa bunu yapmazdı; oysa Damon'ın onu etki altına almasına gerek yoktu. Onlar birbirlerine bağlılardı. Kanları ve ruhlarının doğasında vardı bu ölümsüz bağ. "Kaç yaşındasın?" dedi sohbet kurarcasına, sanki bunu bilmiyormuş gibi. "Yirmi iki," diye cevap verdiğinde genç adam sırıttı. Oğlu hiç file vermeden düzgünce yalan söylüyordu. Gurur duydu. Onun gözlerine baktığında içindeki savaşı görebiliyordu. İyi bir kalbi, insancıl zaafları vardı Hans'ın. Yine de içerisindeki derin karanlık boşlukla savaşıyordu daima. Onun bir parçası kendisindendi, güçlü, zalim, kırılmaz. Alevler adamı her zaman saracaktı. Asla Hans, iyi bir insan olamayacaktı. Ne isterse istesin, bu onun kaderinde yoktu. "Hayatının kararını vermiş gibisin, genç adam." Hans sırıttı. Aklındaki düşünceler demin hiç tanımadığım birisine evlenmek teklifi ettim diye bağırıyordu. Oysa dudaklarından dökülenler, sakinleştirilmiş, basmakalıp sözcüklerdi. "Öyle. Yapmam gereken ama yapmayı istemediğim bir durumun içindeyim. Pişman değilim aldığım karardan." Olmalıydı. Bebeğin doğması geç bile kalmıştı. Şeytanın torunu. Böyle bir terim yoktu... Olabilir miydi? Bebeğin gelişim süreci tıpkı Hans'ınki gibi, hızlı ve hırpalayıcıydı. O bebek en yakın sürede doğmalıydı. İçkisinden bir yudum aldığında sert içkinin tadını hissetti dudaklarında adam. Kız değersizdi, Hans'ın kendisini bu kadar kasması kadar önemsiz bir ayrıntıdan başka bir şey değildi. "Anlat bana." Hans omuz silkti. Yalnızca altı dakikası kalmıştı, zihninin açık olarak kalacağı. İlaç tüm bedenini etkisi altına almaya yakındı. "Bir kıza evlenme teklifi ettim. Kızı tanımıyorum. Kız çocuğumu taşıyor. Ve aldırılmasının tehlikeli olduğunu söylemişler." Büyücüler... Ne anlarlar ki şeytan bebeklerden? Deney yapmak amaçlı çocuğu kullanmaya çalışacaklarını biliyordu Damon. Buna asla izin vermeyecekti. Kendi kanı asla bir deney konusu olamazdı. "Onu benimsemek zorunda değilsin," dedi oğluna ilk defa baba tavsiyesi verdiğini fark ederek. Gözlerinin önüne Dracul geldi. Ve Hans'ı düşündü yeniden. Eğer acıma duygusu olan biri olsaydı, ikisi arasındaki uçurumu düşünüp üzülebilirdi. Ama o, zalimliğin ve adaletsizliğin tanrısıydı. "Kadınlar güzel varlıklar. Özellikle sarışınlar," dedi göz kırparak. Cadılar bayramını hatırlıyordu Damon da. Oradaydı. Kimse onu görmezken, ateşten çemberin içerisinde onları izlemekteydi. Hans'ın aklında canlanan görüntüyü düşününce, sinsice gülümsedi. Hans ise o kadar hızla kafasını dağıtarak, kafasını iki yana salladı. Kendi düşüncelerini kabul etmemeye çalışsa da, bunu yapamıyordu. Savaşı takdire şayandı, tatmin oldu adam. Hans'ın göz bebeklerinin büyümekte olduğunu fark etti. Her an bilinci gidecekti ki, ona asıl malzemeyi uzatmaya karar verdi. Asla hatırlamayacaktı tam anlamıyla. Asla unutamayacağı gibi. Daima bir soru işareti olacaktı, orada, aklında. "İçindeki karanlığın seni yönetmesine izin vermelisin. Bu senin özün. Asla aydınlık biri olmadın. Bunun için fazla ölüm gördün." Hans kaşlarını çattı. Bunu nasıl bilebilirsin der gibi bakarken, ilaç artık etkisini tamamen gösteriyordu. Odaklanmaya çalışıyordu genç adam; ancak başaramıyordu. Düşünceleri dahi artık birbirini tutmaz olmuştu. Devam etti şeytan, derinlerden gelen bir ses tonuyla. "Sıcağı seviyorsun, çünkü ateş sana güç veriyor. Seni bir yerlere ait hissettiriyor. Olduğun şeyi anlıyorsun." Kafası karışmış genç adam, hızla Damon'ın bileğini kavramayı denedi ama şeytan ondan daha hızlıydı. "Neyi? Neyden bahsediyorsun?" Cevap vermedi. Ayağa kalktığında takım elbisesini düzeltti. İçkisini bara bırakıp oğlanın mavi gözlerine dikti kendi gözlerini. Alevler gözlerinde belirdiğinde, "Yakında yeniden görüşeceğiz Hans," dedi ve sanki hiç var olmamış gibi birdenbire ortadan kayboldu. Arkasında kafası karışmış bir genç adamı, tüm sorularıyla yalnız bırakarak.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Catherine Lioness West

avatar

Lakap : Catherine hariç her şey.
Mesaj Sayısı : 74
Kayıt tarihi : 15/08/12

Özel
Rp Puanı:
90/100  (90/100)

MesajKonu: Geri: Closer   C.tesi Mart 09, 2013 5:10 am

-- Uyarı: Küfür içerir. Öhöm. --


    Lioness hastaneden sekerek çıkarken doktoruna küfürler ediyordu. Topuklu ayakkabılarını bile ayağına tam geçiremeden hastaneden tabiri caizse kapı dışarı edilmişti. 15 santimlik üzerine kan damlamış siyah topuklularını ayağına oturttu ve hastaneden çabuk adımlarla uzaklaştı, ne kaçacak kadar hızlı ne kalacak kadar yavaş.

    Bu hastaneden nefret ediyordu. Hatta bütün hastanelerden nefret ediyordu. Ellerindeki asalarla bir bina inşa edebilecek ama bir tanı koymaktan aciz büyücü hastanelerinden ve başına gelen her haltı psikolojik olarak sınıflandıran muggle hastanelerinden nefret ediyordu. Küçüklüğünden beri kendi tanısını kendi koyduğu mucizesi yorulmamak nedense anne ve babasına asla mucize gibi gelmemişti, bunu bir lanet olarak kabul etmiş kızı hastaneden hastaneye sürüklemişlerdi. Büyücüler kızı incelemiş üzerinde bir lanet büyüsü olabileceğine kanaat getirmiş ve kızı üzerinde lanet var mı diye incelemeye göndermişlerdi. Lioness büyülü bir fincan ve aptal bir şaka aynasıyla birlikte lanet büyüsü testlerine tabi tutulmuş ve temiz çıkmıştı. Annesi bunla yetinmemiş St. Mungo’nun altını üstüne getirip kızına yapılabilecek bütün testleri yaptırmıştı. Hiçbir şey çıkmamıştı. Nothing. Nada. Nichts. Nani mo.

    Bunun üzerine çokbilmiş muggle babası devreye girmiş, biricik Catherine’ini muggle hastanelerinde süründürmüştü. Kızdan galonlarca kan alınmış, milyon tane fizik testine girmiş ve onlarca genç doktor tarafından tacize uğramıştı (ayrıca birkaçıyla da yatmıştı ama konumuz elbette bu değil) Eninde sonunda bütün doktorlar pes etmiş ve her orospu çocuğunun yaptığı gibi “Sorunu psikolojik” deyip kızı psikiyatri servisine şutlamışlardı. O zamandır beri Lioness akıl beceren bir sürü teste girip çıkıyor her birinden farklı tanı alıyordu. Psikiyatrist ve ne boka yaradığını bilmediği psikologlar arasındaki son trens Lioness’e tourette sendromu teşhisi koymaktı. Fuck the Tourette diye düşündü Lioness.
    Londra sokaklarında tamamen amaçsızca, düşüncelerini ve en son omurgasına soktukları şırınganın acısını dağıtmaya çalışarak yürüyordu. Düşüncelerini dağıtmakta başarılı sayılırdı ama tam kuyruk sokumuna giren hayvani ebatlardaki şırıngayı ve iğneyi yapan doktorun suratındaki pis gülümsemeyi unutmuyordu. Bahse girerim aleti o kadar büyük değildir.

    Keşke kukla olsaydım… Lioness kafasını güzel hayaller kurarak dağıtmaya çalıştı. Kalbimi söküp çıkarır bedenimi zehirle doldurur ve yenilmez olabilirdim. Ama hayır! İlla bu aptal bedende kapalı kalmak ve doktorların beni deşmesine izin vermek zorundayım. Canına sıçtığımın Seçmen Şapka’sı beni Gryffindor’a koyarken ne düşünüyordu acaba? Lanet girsin doktorlardan bile korkuyorum! Doktora gitmek yerine Cruciatus laneti yemeyi bile tercih ederim! Gerçi doktorlara lanet uygulamayı daha çok tercih ederim ama… Demek istediğim bu işkence gibi, onların elinde kuklaya dönüşmek. Vazgeçtim ben kuklacı olmak istiyorum.

    Lioness düşünürken tırnaklarını kolunda gezdirmeye başladığını fark edip, kendinden korkar gibi geri çekti. Ne demişti psikiyatrist? “Tourette sendromunun belirtileri… bla bla bla… Sürekli dokunma ve temas kurma isteği… bla bla bla….” Sorununun psikolojik olmadığını kendisi bile kabul etmiyorken doktorlara nasıl kanıtlayacaktı? Hayatı git gide boka batıyordu, Lioness ciddi ciddi intiharı düşünmeye başlamıştı. Hayır gerizekalı değildi, elbette canına kıymayacaktı sadece anne babasının ona ulaşabileceği bir yerde intihara teşebbüs edecek, kurtulacak ve anne babasını onu hastaneye göndermemeye ikna edecekti.

    “Hanım evladının tekiyim…” kendi kendine mırıldandı. Londra’ya girmediği bar, yatmadığı yakışıklı kalmamıştı ama hala anne babasının sözünü dinleyip hastaneye gidiyordu. Sahiden Lioness bile buna anlam veremiyordu. Ama bunun üzerinde düşünmek yerine şu an ara sokaklarda girmedik bar aramak ona daha kolay geliyordu. Etrafta aşina olduğu barları elerken kendi kendine bir şarkı mırıldanıyordu. “I think I’ve been here before I think I’ve run into you I know the things that you do ‘cause this is deja vu…”

    İlgisini çeken kırmızı boyalı bir tabela gözüne çarptı: “Sterling’s House. 1852’den beri.” Lioness biçimli kaşlarından birini dudaklarında kıvrılan gülümsemeyle kaldırdı. 1852’den beri burada bir bar vardı ve Lioness hiç girmemişti. Bugün birdenbire bulması oldukça garipti, değil mi? Sanki şey gibi... Kader.

    Kibirli gülüşünü dudaklarına sabitleyerek bara girdi. İçerisi pek dolu sayılmazdı –en azından daha kalabalıklarını görmüştü. Müzik boktan bir rap şarkıydı, içkiler yeterince hızlı servis edilmiyor gibiydi ama Lioness sarhoş olmak ve düşünmeye ara vermek istiyordu. “Hey Mr. Bartender mix me a drink, I really need something to tell me it’s okay not to think…” Şarkıyı mırıldanmaya devam ederken boş bulduğu ilk yere oturdu ve isteyeceği içkiyi düşündü. Çevresine göz gezdirdi, genelde sert içkiler içilmiyordu yanındaki esmerin elinde ateşviskisi vardı. Lioness kadehteki sıvıya bakıp burun kıvırdı. Ateş viskisi içtiği en sikimsonik içkiydi. Büyücüler -özellikle de kızlar- “Ehihihi müthiş kafa yapıyor yeaa” dese de Lioness için bir boka yaramayan bir içkiydi üstelik tadı da abartıldığı kadar güzel değildi. Ateş viskisi bir muggle içeceği olan Aquavit’in yanında en fazla kalitesiz bir bira kadar iyiydi. Gülümsemesi büyüdü ve derhal bir Aquavit sipariş etti.

    “Üzgünüm ama aquavit kalmadı. Ateş viskisi isterse—”
    “EĞER ATEŞ VİSKİSİ İSTEYECEK OLSAYDIM ATEŞ VİSKİSİ DERDİM BOK BEYİNLİ BEN AQUAVİT İSTEDİĞİMİ SÖYLEDİM DEĞİL Mİ?”

    Bardaki bütün bakışları bir anda üzerinde hissetti Lioness, neden bağırmaya başladığını o da bilmiyordu. Dudağını ısırdı ne diyeceğini, ne yapacağını bilemeyerek. Doktorun yüzü yine gözünün önündeydi işte ona hastalığının belirtilerini sayıyordu: “…nedensizce ses yükseltmek ve sinir…” Genç kız başını avuçlarının arasına aldı ve sadece barmenin onu duyabildiğinden emin olacağı bir sesle “En sert neyse ondan ver…” dedi yenilgiyi kabul etmiş bir sesle.
    Ama barmen piç kurusunun tekiydi ve yüksek sesle açıklama yapıp Lioness’in damarına basmaya başladı. “En sert içkimiz ateşvis—”
    “ADI HER NE BOKSA EN SERTİ VER!”

    İşte yine yapmış, yine bağırmaya başlamıştı. Bu gidişle kafayı yiyecek o manyak Right gibi akıl hastanesine yatacak duruma gelecekti. Bu düşünce onu öfkeyle doldurdu başını çevirip kendisine bakan herkese zehirli bakışlarından yollayarak onları kendi içkilerine bakmaya zorladı… biri hariç.

    Yanındaki piç gözlerini Lioness’inkilerden ayırmadı hatta bakışlarında biraz eğlence vardı. Ağzının payını vermek üzereyken Lioness onu tanıdığını fark edip kaşlarını çattı. Siktir. Hans Landers. “Heh…” diye mırıldandı. “Zaten çöldeki bahtsız bedeviyim, bir kutup ayısı eksikti!”

    Hans’ın suratında “piç gülüşü” denebilecek bir ifade belirdi. Taaamam kesinlikle kafası güzel… Bok boku çöplükte bulur zaten…

    Barmen Lioness’in önüne ateş viskisini koyduğunda genç kız kaparcasına aldı ve bir dikişte bitirdi. Gözlerini Hans’ınkilerden ayırmayarak “Bir tane daha!” diye seslendi barmene.

    Hans’ın suratındaki gülümseme büyüdü.

Not:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Hans Finn Landers
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
avatar

Lakap : HANSEY!
Rp Sevgilisi : Daenerys K. F. Landers; BETTER THAN YOURS.
Mesaj Sayısı : 1059
Kayıt tarihi : 06/11/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Closer   Ptsi Nis. 15, 2013 9:53 am


    İlk dikkat ettiği şey adamın içeceği oldu. Ateş Viskisi, demek bir büyücü. Bakanlıkta çalışıyormuş gibi bir havası vardı veya Hans, yalnızca öyle düşünmüştü, hem kimin umurundaydı ki? Sohbet kurmak istiyormuşcasına yaşını sordu adam. Yalan söyledi. "Yirmi iki." Pekala yirmi iki yaşında olabilirdi, kimsenin bunu suratına bakıp sorgulayacağını sanmıyordu ve laf uzarsa adamın evlenmek için çok küçüksün ve bebek ha gibi tepkileriyle uğraşmak istemiyordu. Bunları zaten biliyordu! Hem zaten yaşından büyük gösteriyordu; on yediden veya on sekizden. Kaç yaşındaydı ki? Zaman zaman aklını kurcalayan o aptal soru. Kaç yaşındaydı? Lanet olsun. Bu basit sorunun cevabını asla öğrenemeyecekti; yıllar önce bulunduğunda tek başınaydı, bir fotoğraf hariç tamamen terk edilmiş, bir doğum günü veya bir isimden dahi azade. İronik bir şekilde gerçek ismini hiç merak etmemişti. O Hans'dı. Onu atıp giden herhangi kimsenin bir zamanlar ne dediği umurunda bile değildi. Hans. Finn. Landers. Ne uydurma ama!

    "Hayatının kararını vermişsin gibi duruyor genç adam." Adamın cümleleri beyninde hararetle cevaplanırken sakince kestirme bir cevap mırıldandı durumu özetleyen ama durumun ne olduğunu bile söylemeyen. "Öyle. Yapmam gereken ama yapmayı istemediğim bir durumun içindeyim. Pişman değilim aldığım karardan." Yeterli cevabı verdiğine inanıyordu, daha fazlası bir yabancıya söylemek için gereksizdi. Ancak adam anlatmasını istediğinde tuhaf bir şekilde kelimeler dökülüverdi dudaklarından. Düşünmeksizin. "Bir kıza evlenme teklifi ettim. Kızı tanımıyorum. Kız çocuğumu taşıyor. Ve aldırılmasının tehlikeli olduğunu söylemişler." Neden. Konuşmuştu. Ki. Bu. Kadar. Her neyse, bir daha görmeyeceği biriyle konuşmak sorun değildi. Peki, konuşalım diye düşündü ancak sihir dünyasının ne kadar küçük olduğu milyonlarca kez karşına çıkmışken bu düşüncesini havada bırakacağına emindi. Önündeki viskiden yeni bir yudum aldı adamın sözleri işitirken. "Onu benimsemek zorunda değilsin," diye başlamıştı adam sözlerine. Hans ağzındaki içkiyi hızla yutarken öfkenin içine işlediğini hissedebiliyordu. Benimsemek zorunda değilsin. Büyük ihtimal kendi babası da hakkında böyle düşünmüştü. Baba mı dedim? Hans o adam için bu lafı kullanmazdı. Hayır. Her ne olursa olsun kendi çocuğu -oğlu veya kızı hiç önemli değildi- böyle düşüncelere kafa yormamalıydı. Nasıl olunduğunu bilmese bile babası olacaktı, daima. Daha önce hiç kafa yormamasına rağmen düşüncelerin bir karara varmış gibi zihnine yerleşmesine şaşırmadı. Karşındaki adamın soğuk yüz ifadesini inceledi, ilk bakışdaki havalı görünümünü göremiyordu kararmış gözleri, yok yere kavga çıkarmak istemiyordu o nedenle aldığı haplara rağmen sakinliğini korumaya çalıştı. "Kadınlar güzel varlıklar. Özellikle sarışınlar," diye devam etti yavaşça. Ses tonunda bir tokluk vardı insanı kendisine odaklayan, onca gürültüye rağmen yalnızca söylenilene odaklayan. Zorlukla değişen müziği fark etti ancak kelimelerine dikkat etmedi. Melodi kulaklarında dans ederken aklına Krystelle'ın yatağa saçılmış saçları geldi. Kızın onları özenle kenara çekişi ve süt beyazı göğüsleri.. Dilinde tadı hissediyor gibi oldu, aradan aylar geçmiş olsa da. Ve Marcella vardı. Marcella.. Birbirlerinin kaçamaklarını görmezden gelmeye alışmışlardı, peki, ona bu durumu nasıl açıklayacaktı? Çıkmazdaymış gibi hissediyordu ancak her zaman hissederdi bunu, seçimler, kararlar.. Paradokslar bitmek bilmezdi, değil mi? Adam aklını okumuşcasına konuşmaya başladı, kelimeler koca bir uğultu gibi çevresinde dönüyor ve anlama kavuştukları an kayboluyor gibiydi. Ancak adamın konuşmasındaki eminlik onu korkuttu, çünkü gerçekliğinden onun da şüphesi yoktu. Cadılar Bayramında ikinci etabın en kolayı olduğunu neredeyse herkesten işitmişti, ateşlerde kalmak isteyen yalnızca kendisiydi. O an Hogwarts'ı, hatta Gordon'ı bile bir aile olarak görmediğini hatırladı. Orada sonsuza dek kalmak istediğini.. Birden hızla adamın koluna atıldı ancak kavrayamadı. Uyuşturucu, hareketlerini güçleştirmeye başlamıştı, bunu her hücresinde hissedebiliyordu. "Neyi?" diye seslendi, barın gürültüsü bağırışını anlamsız kılıyordu "Neyden bahsediyordun?" Adam ayağa kalktı yavaşça, belki de hızlıca, Hans pek ayrımsayamıyordu. Ardından gözlerini Hans'ın mavi gözlerine dikti, Hans'a bir saniye uzunluğunda gelen bir süre boyunca oğlana baktı. Öyle bir baskınlık vardı ki adamın mavi bakışlarında gözünü ayıramadı ancak en tuhafı bu bakışları hatırlıyor olmasıydı. Nereden olduğunu bilmese de.. "Yakında yeniden görüşeceğiz Hans," dedi adam ve hiç var olmamış gibi cisimlendi. Yemin edebileceği iki şey vardı: bir, adını söylememişti; iki, adamın gözleri yanıyordu.

    Aklı ona ne tarz bir oyun oynuyor emin değildi. Nefes aldı. Cebindeki poşeti yokladı tekrar, ardından hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp bir nefes alıp viskisini bitirdi. Bir tane daha istemek için garsona baktığında adamın biraz yoğun olduğunu fark etti. Belki birazdan fazla. Öyle ki eli ayağına dolaşmış görünüyordu ve karşısındaki müşterinin sinirli ses tonunu Hans dahi hissediyordu. Bir an onları izledikten sonra kızın sıradan bir müşteri olmadığını fark etti, bu ses tonunu kesinlikle tanıyordu ve o simayı da. Lioness yine Lioness'lik yapıyordu. Barmene acımayı bir kenara bıraktı ve kızın koyu renkli saçlarının beline dökülüşünü incelerken kızın kendisini fark ettiğini sezdi. Göz göze geldiler kısa bir an. Lioness'in gözlerindeki parıltıyı görebiliyordu. Güzel gözleri vardı. Bunu daima söylerdi, renkli gözlerdense siyahların daima daha çekici bulmuştu. Bir nedeni yoktu, belki de renkli göz yalnızca sıradan geliyordu. Gülümsedi kıza. Ve kız ateş viskisini tek dikişte bitirip yenisini istedikten sonra Hans'a karşılık verdi. Bekışları cüretkardı ki bu yalnızca Hans'ın gülümsemesini büyüttü. Üzerinde tuhaf bir rahatlık vardı artık, çoğu şey çok kolay görünüyordu, sonunda haplar istenilen kıvama gelmişti.

    Rahat adımlarla kızın yanına kadar gelip yanağından öperek selamladı. Normalde Lioness'le Gordon veya Shane'in anlaştığı kadar yakın değildi ancak şuan tanıdığı tek kişiydi ve geçmişleri birkaç ay önce okula gelen Slytherin'den bir kızdan çok daha fazlaydı. Lioness en azından Gryffindor'du. Daenerys ne mezunuydu? Cevabını bilmediği bu sorunun artık önemsiz olduğunu biliyordu. Epik. Beraber bir şeyler söyleyip shot yapmaya karar verdiler. Gülüşler, müzik ve tüm o şangırtılar.. Her şey birbirine karışırken bir iki bardak, gidenlerin yerini aldı. Normalde olsa Hans kıza neden burada olduğunu sorardı. Sonuç olarak tatlı kızlar için uyku vakti başlayalı epey olmuştu, ancak her ikisi de Lioness'in cici kız olmadığını biliyordu. Onun okuldaki çoğu erkekle yattığını duymuştu ve çoğu kişinin ondan -bu konuda- övgüyle bahsedişini. Hans, Lioness'e asla öyle bakmadığını fark etti. bir arkadaştan öte değildi onun için ve daha fazlası daima ensest gibi görünmüştü. Oysa ne vardı ki onları böyle kılan. Bir bina. Peki ya başka? İlk kez Lioness'e alıcı gözle baktı. Kız kendisi üzerindeki bakışları fark etse de geri çekilmedi. Dolgun göğüsleri vardı kızın, tişörtünün ardından uçları fark edilebiliyordu ve aynı teni gibi sütlü çikolata renginde olmalıydılar. Güzel saçları ve ilgi çekici dudakları vardı. Hans onların tadını merak ettiğini fark etti. Onca içeceğe rağmen susuzluğunu boğazında hissedebiliyordu aynı ekstazinin etkisiyle erkekliğinin her zamankinden daha hızlı sertleşmeye başladığını hissettiği gibi. Kızın cüretkar gözleriyle tekrar karşı karşıya geldiklerinde "Sana bakınca ne görüyorum biliyor musun?" diye sordu, sesinden veya tavırlarından gerçekten ciddi olup olmadığını anlamak oldukça güçtü ancak oldukça sert bir duruşa sahipti. Kız bunu fark ederek gülmeden ne gördüğünü söylemesini istedi Hans'dan. Hiç olmadıkları kadar yakındılar şuan ve belki de hiç olmamaları gerektiği kadar. "Bedeninde utanmazca yaşamak isteyen bir kadın görüyorum. Bunun doğru olmadığını söyle bana. Söyleyemezsin. Hepsi, orada, yüzünde, hem de kendini bir yüzde ender olarak nasıl belli ederse, öyle." Lioness'in gülümsemesi büyürken Hans devam etti, her ikisi de sözlerin doğruluğun farkındaydı. "Sana bakıyorum ve güzel bir kadın görüyorum, benim de ne istediğimi bilen." Lioness'in eli Hans'ın erkekliğini kavrarken Hans dudaklarını kızınkilerle birleştirdi. Her ikisi de soluksuz kalıncaya kadar sürecek iyi bir öpücüğü başlatmak üzere.

    Ardından gelen birkaç dakika ilk dakikaları ardına alarak hızla devam ediyor ve genç kız her an yeni bir his kazanıyordu. Kızın alt dudağını ısırdı peşin sıra. Hans'ın bir eli halen tezgahı tutuyordu ve gereksiz bir kuvvetle sıktığını fark etti orayı, ancak gevşetmedi elini ve kontrolün Lioness'e geçmesine izin verdi bu sefer. Lioness bu konuda oldukça iyiydi ve bu, ortak salonda dalgalanan çoğu söylentinin gerçek olduğunu gösterirdi; ne fark ederdi ki? Hele Hans için... Diğer elini kızın bir göğsüne götürdü usulca. Her ne kadar aralarındaki ateş yükselmiş olsa da, dışarıdan bakanlar için karanlık bir köşede öpüşen bir diğer çifttiler. Kızın genzinden çıkan küçük inilti kulağına geldiğinde, zevkle bir nefes verdi gülerek. Kızın dudaklarından ayırdı dudaklarını ve boynuna indi, başını ayırmadan. Eroin tamamen damarlarına sızarken halen oturmayı devam ettirmek bile istemiyordu aslında, yalnızca bu an var gibiydi şuan. Evrende varolan onlarca his arasından haz hariç hiçbiri yoktu ve bu ona yetiyor gibiydi. Easy come, easy go. Little high, little low. Lioness'in kendi eli altındaki göğüsünün şehvetle kabardığını hissedebiliyordu. Mutlu gibiydi. Bir an olsun her şeyden uzak gibiydi. Ona sıkıntı veren her şeyden... Eğleniyor gibiydi. Gibi. Tüm dünya etrafında dönse de, tüm renkler birbirine karışsa da aklına gerçeğe dair resimlerin gelmesini engelleyemediği gibi. Başka bir kadın. Başka bir mekan. Başka bir zaman. Ancak aynı şekilde ilerleyen başka bir ilişki... Resimler kafasında dolandıkça verdiği sözü de hatırladı ansızın ve Lioness'den kendisini hızla çekişi o anın şokuydu sadece. Devam etmesine izin veremezdi. Elini kendi saçlarında gezdirdi hızla renkler ve müzik etrafta dönerken. Ardından genç kızın bakışlarıyla karşılaştı tekrar, "Yapamam." dedi tüm gürültünün içine ve Lioness onu duymamış gibi bakınca "Hoşça kal." dedi sadece. En başından beri tezgaha dayalı olan elinden güç olarak itti kendisini hızla kalkmak adına, Lioness bir cevap veremeden önce Hans çoktan mekandan ayrılmıştı.

    Müzik kesildiğinde ne kadar gerçek ne kadar rüyaydı bilmiyordu. Birkaç adım ilerledi öylece. Ardından kendisini yerde buldu; belki de attı öylece. Sırtı bilinmeyen bir duvara dayanmış ve o gerçeklerden kaçış olmadığını biraz olsun anlamıştı.



En son Hans Finn Landers tarafından Salı Eyl. 10, 2013 11:16 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi (Sebep : Daenerys'i anımsaması bölümüne aklıma takılan son bir cümleyi ekledim.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Hans Finn Landers
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
avatar

Lakap : HANSEY!
Rp Sevgilisi : Daenerys K. F. Landers; BETTER THAN YOURS.
Mesaj Sayısı : 1059
Kayıt tarihi : 06/11/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Closer   Perş. Eyl. 05, 2013 11:27 am

FIN.


+:
 


::
 


THIS IS WHAT LIFE'S ABOUT!:
 

    MY TWIN:
     

anyways:
 

#benençokjackegülüyorum
#çünküjackçokkomik
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Closer   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Closer
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: Ü L K E L E R :: Londra-
Buraya geçin: