Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Cadılar Bayramı | Etap IV.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Anna Lizzie Malfoy
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
Hogwarts Müdiresi | KSKS Profesörü
avatar

Lakap : Liz, Ann.
Rp Sevgilisi : Henry McCourt bitchi.
Mesaj Sayısı : 1528
Kayıt tarihi : 16/08/09

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Cadılar Bayramı | Etap IV.   Paz Eyl. 09, 2012 12:35 am


    Etap üçün sonunda merdivenlere geldiğinizde merdivenler sizi aşağı fırlatır ve kendinizi taş duvarla çevirili bir odada bulursunuz. İçerisi zifiri karanlıktır. Kendi bedenlerinde gelen gölgeler tehlikelerden kaçmak amaçlı gölgeye dönüşemezler, zira hiçbir ışık yoktur. İçeride olan tüm canlılar gerçeklikten sıyrılırlar. Birdenbire kendi kabuslarının içine hapsolurlar. En büyük korkulu rüyaları odanın içerisinde gerçek olur. Odada olduğunu unuturlar, bunun bir yarış olduğunu, yalnızca cadılar bayramında bulunduklarını... Acı çekerler öldürücü düzeyde. Kabuslar bitmek bilmez. En korktuğunuz şeyi bir diğeri takip eder. Siz kabuslarınızdan kaçtıkça ise zamanınız daralır. Odada beş dakikadan fazla duranları taş duvarlar algılayarak, arasında ezerler. Hiçbir beden buradan sağ çıkamaz.
    Kurtulmanın tek yolu aslında kabusunuzun tam ortasında en iyi anınızı düşünebilmektir. Birdenbire size bir el uzanır, siz onun kimin eli olduğunu anlamazsınız. Ancak eli tuttuğunuzda sizi kendisine çeker ve son etap için, sizi ormanın ortasına atar.


Henry özel spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Celia Annabeth Right

avatar

Lakap : Cel. Lia. Sally.
Mesaj Sayısı : 491
Kayıt tarihi : 28/05/12

Özel
Rp Puanı:
90/100  (90/100)

MesajKonu: Geri: Cadılar Bayramı | Etap IV.   Ptsi Eyl. 10, 2012 5:28 am

    Merdivenlerden aşağı tekrar düşmeye başladığında Celia öleceğinden yüzde yüz on emindi. Ama sonra yere çakıldığında ölmenin daha iyi olduğunu düşündü. Altı yüzeyi de yaşla sarılmış bir kutunun içine düşmüştü Celia ve bir çıkış yolu görünmüyordu. Kaos'u eline aldı ve bir tehlike beklercesine etrafına baktı. Böyle bir yerde onu köşeye sıkıştıracak biri olmalıydı, yoksa oksijensiz kalmak dışında bir tehlike olamazdı, değil mi?

    Binlerce kez kanıtlandığı gibi Celia tahminlerinde asla yanılmazdı. bilinmeyenden gelen bitmek tükenmek bilmeyen uzunlukta bir yılanın geldiğini gördüğünde vahşice sırıttı. Yılan yaklaşırken asasını uzattı ve bir yılana yapılması gerekeni yaptı "Avada Kedavra!" Yılana hiçbir şey olmadı. Yılan sinsice yanına yaklaşmaya devam etti. Onu yemek için ağzını açtı devasa yılan ama önüne atılan bir şey yılanı durdurdu. Celia eğilip aşağıya baktı, bir kedi. Sıradan bir kedi değil, krem-siyah renkli masmavi gözlü bir Siyam kedisi. "Cass!" diye bir çığlık attı Celia. Aynı anda yılan Cass'i bir hamlede yuttu. "CASSIE!" diye daha büyük bir çığlık attı genç kız. Gözlerinden yaşlar iniyordu. Başını kaldırıp sinirle yılana baktı. Yılan ağzını tekrar açtı ve Celia gözlerini yumdu.

    Gözlerini açtığında artık taş odada değildi. Ölü olmamasına şaşırmıştı, demek ki dördüncü etap sevdiği birinin ölümünü görmekti. Sevinçle etrafına bakındı; dantelli perdelere, devasa şömineye. Beşinci etap nasıl bir şeydi böyle? Sonra sallanan sandalyeyi fark etti. Kollarındaki oymalar çok tanıdıktı... Bam! Celia nerede olduğunu anladı. Babasıyla gizlice buluştuğu Hogsmeade eviydi bu! Cel hala dördüncü etaptaydı.

    Birden kolu alev aldı, ama bu en fazla beş saniye sürdü. Pelerinini kenara itip baktı cadı ve Ölüm Yiyen damgasını gördü ve kendini tutamayıp "Hayır!" diye bağırdı. Babası yarısı lanetli suratı ve Celia'nınkilerle aynı sert gözlerle sallanan sandalyesinden kalkıp yanına geldi. "Ah, evet kızım..." dedi babası. "Sana, bir gün bana katılacağını söyledim." Cel'in gözleri büyüdü. "Ah, hayır, hayır, hayır! Ben, ben partideydim! Ben oradaydım! Ben buraya hiç gelmedim! Ben böyle bir şeydense ölmeyi tercih ederdim!" Babası yüzüne o yapmacık gülümsemeyi yerleştirdi ve abartılı, dalgacı bir tavırla ellerini iki yana açtı. "Son etapta az daha ölüyordun! Tebrikler! Sonra seni kim kurtardı? Ba-ba-cık!"

    "Bu doğru değil!" diye haykırdı genç kız. "Ah, doğru!" dedi babası. Sonra kızı kolundan tutup sürükledi. Kulübeden dışarı çıktılar ama Celia inat etmeye hala devam ediyordu. Burnuna bir koku doldu. Kül. Küller. Her yerde küller vardı, Hogsmeade yanıyordu. Babası, kıza baktı ve kolunu bıraktı.

    Celia'nın sağındann bir çığlık geldi. Celia bu çığlığı tanıyordu. "Marcella!" diye koştu sesin geldiği karanlık köşeye ama oraya geldiğinde görmeyi beklediği, korkmuş ve yaralı Mars değildi bu. Ona doğru bakan, asasını doğrultmuş gülümsüyordu. Güzeller güzeli kızın asasının ucunda yeşil bir ışık parlıyordu. Celia korktu ama sol eli Ölüm Yiyen işaretini gösterek kalktı, Kaos'u tuttu. Celia kendine engel olmaya çalışsa da yapamadı, "Avada Kedavra!" diye bağırdı. Sonra her şey bir anda olup bitti. Birkaç Seherbaz geldi ve onu götürdüler. Son gördüğü şey Marcella'nın donuk gözlerine ve yüzüne düşmüş canlı sarı saçlardı. Seherbazlar onu mahkemeye çıkartmadan bir hücreye tıktılar. Tıpkı Dördüncü Etap gibi tamamen taş bir yere.

    "Yapmak istemediğim her şeyi yaptım!" diye bağırdı Celia "Benim suçum değildi! Ne olduğunu bilmiyorum!" Kime bağırdığını bile bilmiyordu, Ruh Emici'lere mi? Her gece gelen kabusları gerçek olmuştu ve tek suçlusu kendisiydi. Bunları yaparken o övündüğü zekası neredeydi?

    En kötü kabusları... Zekası... Bunlar hiç gerçek olmamıştı değil mi? Bunlar tıpkı bir böcürt gibi en kötü kabuslarının gerçekleşmesiydi. Celia bir nefes aldı. Burada çürüyecek ve ölecekti.

    KSKS sınıfındaki böcürt dersi aklına geldi. Geçememişti. Böcürtün karşısına bile geçememişti, zayıflıklarını diğerlerine göstermek istememişti. Gece olduğunda böcürtü serbest bırakmış ve karşısına geçmeyi denemişti ama böcürtün aldığı şekle karşı koyamamıştı önce. Gözleri babasınınki gibi öldürmek aşkıyla parlayan kolunda Ölüm Yiyen dövmesiyle kendisi. Ardından büyüyü yapmayı denemiş ama olmamıştı. Celia'nın o gün öğrendiği şey içini acıtmıştı. Riddikulus gibi dandik bir büyüyü bile yapmaya yetecek, iyi bir anısı yoktu. Cass'i aldığı günü düşünebilmişti sadece ama olmamıştı. Profesör Malfoy gelip onu kurtarmış, ağır bir ceza da vermişti.

    Bu odadan çıkmasının yolu da bu olmalıydı: en iyi anın. Ancak Celia iyi anısı olmadığını o gece kanıtlamış olmalıydı. Keşke buraya gelmeden önce sevdiklerine veda etseydi. Duvarlar üstüne üstüne gelmeye başladığında Celia ağlamaya başladı. Hayatında ilk kez gerçekten ağlıyordu. Marcella'yı düşündü, onun geceleri "tatlı rüyalar" demesini... İşin tuhafı ardından arkadaşı olarak aklına gelen tek kişi Jack Karenin oldu. Hogwarts'taki Karenin değil, küçük Karenin. "Gel," diyordu Celia'ya. "Birlikte oynayalım." Rusya'da geçen o yaz... Duvarlar kollarını ezmeye başladığında durdu ve bir el uzanıp Celia'yı tuttu. Genç kız bir çığlık attı ama duvarlar yok olmaya başladığında sesini kesti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Krystelle Bartoloměj
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
Slytherin VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Krys, Stelle, Xtelle.
Rp Sevgilisi : Tamam yalana gerek yok, Hansey.
Mesaj Sayısı : 528
Kayıt tarihi : 19/08/10

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Geri: Cadılar Bayramı | Etap IV.   Ptsi Eyl. 10, 2012 9:13 am

Ekler:
 

    Adrenalin. Damarlarımda hissettiğim yaramaz meret. Hem de fazlasıyla. Aslında bakarsanız şu an korkunç bir durumdayım. Kostümüm berbat olmuş durumda... Ama korkmayın, bunun böyle olacağını biliyordum. Yapmayın, benim adım Krystelle Bartolomej. Her zaman mükemmel olmak zorundayım. Lanet olası bir cadılar bayramı partisinde bile. Krystof, Adonis ha? Tamam, tavşan kız kostümüm içerisinde ona göre fazla sevimli gözükebilirim... Ama hey, eğer ben de üzerimdekini çıkarsam kesinlikle bir Afrodit olurum. Hey, sen, gözünü diken erkek. Üzgünüm bebeğim, bugün şanslı günün değil. Ve eminim ki, benim de değil. Bu arada, iç sesimin bir erkek olduğunu söylemiş miydim? Hem de fazlasıyla çekici bir erkek. O yüzden sizinle değil onunla konuşuyorum şu an. Ve sanırım şizofreniye bağlıyorum. Neyse, ne diyordum? Etapların etkisindeyim hala. Öyle ki canıma tak etmiş durumdayım. Kendimi duvarlarla kaplı bir odada bulduğumda, evet, bugün burada aklımı kaçıracağıma kanaat getiriyorum. Derin bir nefes alarak ilerliyorum. İçerisi normal. İnanması zor; ama normal. Adım adıyorum sakince. Hadi çık demek istiyorum, çık da senin de kıçını tekmeleyeyim. Birden gözümün önünde Krystof beliriyor. Tanrım, tanrım onu gördüğüme hiç bu kadar sevinmediğime yemin edebilirim! Ona doğru koşuyorum. Kollarımı açıp ona sarıldığımda beni var gücüyle arkaya ittiriyor. Ne yani, buranın numarası bu mu? İnsanları birbirlerine düşürmek mi?

    Yapma Krystof... Benim, Krystelle. Ona göz devirerek bakıyorum ama o durmuyor. Beni ittirirken arkasından Alyssha çıkıveriyor. Xavier. Kimberly. Nathaniel. Lukasz. Ardı arkasına geliyorlar. Hepsinin yüzlerinde aynı kınayan bakış. Ve onu görüyorum. Julius. Bugün partiye gelmedi, lanet olası, gelmedi işte. Ama karşımda. Bana doğru ilerliyor. "Demek artık konuşamıyorsun ha, seni kaltak?" Serçe parmağını adeta kalbimin üzerine deşercesine batırıyor. Canım acıyor, ahlıyorum. Krystof'a bakıyorum yardım etmesi için. Bana neler olduğunu açıklamalı... Lanet olsun, açıklamak zorunda! "Krystof," diye mırıldanıyorum yavaşça. Ama kendi sesimi duymuyorum. Sesim? Sesime ne oldu? Alyssha kahkaha atıyor. "Başımızı bu kadar şişirdiğin yeter Krystelle, sonsuza dek sessizliğin tadını çıkar." Çığlık atmak için ağzımı açıyorum ama yalnızca hepsinin kahkahaları duyuluyor. Her yerdeler. Kahkahaları yükseliyor ve beni içine çekiyor. Konuşamıyorum. Duymuyorlar. Dinletemiyorum kendimi. Gözlerimden süzülen yaşları tutamıyorum. Ben ne yaptım, tanrım, ben bunu mu hak ettim? Krystof bana doğru geliyor... Yaklaşıyor. Birden diğerleri kayboluyor. Sadece o ve ben varız. Yalvaran gözlerle ona bakıyorum. Dur, lütfen dur Krystof. Durmuyor. "Kendini bir Bartolomej mi sanıyorsun? Gerçekten bir Slytherin olduğuna mı inanıyorsun?" Hahlıyor. Şeytani bir kahkaha dökülüyor dudaklarından, daha önce hiç tanık olmadığım. "Sevimli, güler yüzlü, herkesle iyi anlaşan bir Slytherin, ha? Yapma Krystelle, sen Bartolomejlerin yüz karasısın. Eğer babam okula rüşvet vermeseydi, senden bir Hufflepuff olurdu. Ailenin yüz karası bir Hufflepuff. Sen benim ikizim olamayacak kadar eziksin." Duruyor. Bakışlarıyla beni tiksinircesine süzüyor. "Unutmadan. Evlatlık olduğunu söylemiş miydim?"

    Yeter... Nolur, yeter. Gözyaşlarımı tutamıyorum. Neredeydim? Nereye geldim? Tanrım, birisinin burada neler olduğunu söylemesine o kadar çok ihtiyacım var ki. Kendimi dünyadaki en yalnız insan gibi hissediyorum. Ve birden, Krystof da kayboluyor. Boşluğun içerisinde düşüyorum. Dünya yanıyor. Herkes... Herkes gitmiş. Yapayalnızım. Beni duyuyor musunuz diye bağırıyorum. Cevap gelmiyor kimseden. Biri cevap vermek zorunda. Biri yaşıyor olmalı. Bağırıyorum, koşuyorum. Koştukça koşuyorum. Ayağım yere takılıyor. Düşüyorum. Yapamayacağım, buna daha fazla katlanamayacağım. Kahkahalar duyuyorum zihnimde. Bana gülüyorlar. Bana... Krystelle Bartolomej'e gülüyor insanlar. Ve hayır, espri yapmadığıma eminim. Bu lanet olası bir şaka değil... Değil. Değil, değil mi? Gözlerim yerlerinden fırlarcasına çıkıyor. Gözümün önünden iki tane sarışın küçük geçiyor. El eleler ve gülüyorlar. Erkek olanı beni görüyor, yanındakine beni göstererek gülümsüyor. Bir şeyler fısıldıyor kulağına ama duymuyorum. Küçük kız bana gülüyor. Yanıma yaklaşıyor. Ellerini bana uzatarak mırıldanıyor masum sesiyle. "Vazoyu kırdık. Annem çok kızdı. Bize yardım edebilir misin?" Gözyaşlarımı silerek ayağa kalkıyorum. İkisine elimi uzatıyorum. Biri bir elimi, diğeri diğer elimi tutuyor. Küçük oğlan atılıyor bu sefer. "Krystelle?" Efendim diyorum küçük kızla aynı anda. Ve çocuk ikimize gülüyor. "Hiçbir şey. Sadece seni seviyorum." Gözlerim yeniden dolarken gülümsüyorum, küçük Krystof bize sarılıyor. Yanağıma küçük bir öpücük kondurarak mırıldanıyor. "Git... Geliyorlar. Ben onları yenebilirim. Kaç Krystelle, kaç."

    Gözlerimi açıyorum. Yeniden taş duvarlarla karşı karşıyayım. Yutkunuyorum. Neredeyse tamamen kapanmış odadan saniyelerle kurtuluyorum. Bir el elimi kavrıyor. O an düşünüyorum. Ben de seni seviyorum Krystof. Buradan kurtulacağız ikizim. Sen ve ben. Dünyaya karşı. Yoksa unuttun mu? Hem, daha anlatacağım o kadar çok şey var ki... Duysan şaşırırsın! Ya da hayır. Şaşırmazsın.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Morrigan Buarainech

avatar

Mesaj Sayısı : 45
Kayıt tarihi : 23/08/12

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: Cadılar Bayramı | Etap IV.   Ptsi Eyl. 10, 2012 1:02 pm


    Merdivenlerden ve tüm güzelliğine rağmen bir o kadar korkunç olan terastan uzaklaşmıştı. Kendini taş duvarlarla kaplı odada bulduğunda bu sefer korkunun ayağına kendisinin gittiğinden emindi. Çünkü karşısında babası duruyordu, elindeki alevden kırbaç ile kendisine yaklaşırken Morrigan adımlarını geri, geri atarak merdivenlere ulaşmak istiyordu. Ama merdivenler kaybolmuştu, sadece karşısındaki babası ve kendisi vardı. Bedeninde amansız bir acı hisseden cadı babasından uzaklaşmak için taş duvarlarla adeta bütünleşiyordu. “Benden kaçamazsın küçük hanım, elinden sonunda alevimin tadına bakacaksın.” Morrigan o anlarda ne dudaklarını aralayabilmişti ne de hareket edebilmişti. Sağ elinde tuttuğu asasını titremesi yüzünden sanki düşecekmiş gibi duruyordu. Asasını yavaşça babasına doğru tutarken içinden sadece duyduğu öfke ve korku geçiyordu. “Benden uzak dur.” Sözleri sanki karşısındaki adamı biraz daha kızdırmıştı, çünkü artık yüzündeki her bir kırışıklık her bir yara izi daha da belli oluyordu. “Sana benden uzak dur dedim.” On yıl olmuştu yaşadıklarını unutmasına yetmeyecek koskoca bir on yıl olmuştu. Ama babasını unutması için bu süre Morrigan için asla yeterli olmamıştı, ondan kaçarak geçirdiği on yıl şimdi boşunaydı, çünkü gene babası karşısında duruyordu. İçinde büyüttüğü nefreti ile adama bir adım yaklaşan Morrigan bu sefer dudakları titremeden konuştu “Benden uzak dur yoksa seni öldürürüm.” Adam sözler karşısında tahrik olmuşçasına elindeki kırbacı biraz daha sert bir şekilde yere vuruyordu. Morrigan eline geçen fırsat değerlendirmek adına asasını bu sefer biraz daha sert tuttu ve büyülü sözleri söyledi “İmferedem Secrum.” Morrigan babası alevlere teslim olurken olduğu yerde durup sadece izledi, gözlerinin önünde bir insanın ölmesi ona hiç bu kadar keyif verici gelmemişti.

    Sahne bu sefer sanki daha korkunçlaşırcasına değişti artık karşısında babası yoktu, bu sefer karşısında annesi vardı. Bir elinde tuttuğu hançer ile Morrigan’a adım adım yaklaşıyordu, bir yandan da gülen kadının kahkahaları taş duvarlarla çevrili odada yankılanıyordu. Morrigan ‘ın babasından kurtulmasının verdiği mutluluk o anda kör edici bir ağrıya dönüştü, kalbi alevlerin ortasında kalmış bir tavşanınki gibiydi sanki acı içinde elini kalbine tutan cadı acının geçmesi için gözlerini kapattı. Ama acının geçmesi için gözlerini kapatması yetmemişti, acı hala devam ediyordu kalbini söküp atmak istercesine acı dağlanmıştı. “Seni kendi ellerimle öldürdüm, burada olmaman gerekiyordu.” Sözcükler dudaklarından nefretle dökülürken Morrigan babasında gösterdiği korkaklığı bu sefer annesinde göstermedi, adımlarını ondan uzaklaştırmak yerine ona doğru atarken kadının kahkahalarına yaklaşmanın verdiği rahatsız edici duygu beynini kemiriyordu. Annesinden çocukluğu boyunca nefret etmişti, onu öldürmeye çalıştığında kendisinden olabildiğince kaçmıştı, daha sonra onu bulduğunda ise bu sefer kendisi öldürmüştü veya öyle zannetmişti. Ona olan benzerliği Morrigan’ı her zaman korkutmuştu, aynı tondaki gözleri ikisinin de parlıyordu; birinin nefretle, birinin arzuyla. Morrigan asla annesinin neden kendisini öldürmek istediği anlayamamıştı, bunu ona hiç sormamıştı fakat anlamak için de hiç çaba göstermemişti. Annesi ona elindeki hançerle yaklaşırken “Seni bir kere öldürdüm gene öldürürüm.” Annesinin onda yarattığı etki babasınınki kadar olmasa bile Morrigan annesinden nasıl korktuğunu elindeki hançeri görünce bir kez daha anladı. Sağ elindeki asasını annesine doğru tutarken aynı babasında hissettiklerini hissetti, kör edici nefret. “Sectumsempra.” Dedi. Karşısındaki kadın kanlar içinde yere yığılırken Morrigan sadece zevkle gülümsedi.

    Onun için kâbuslar daha yeni başlamıştı, asla da bitmeyecekti. Çünkü bu sefer karşısında duran kişi babasından hatta annesinden bile daha çok onu korkutan biriydi. Ailesi dediği kişilerden sonra kendisine en çok zarar veren adam karşısında duruyordu. Günlerce onu alıkoymuş, defalarca tecavüz etmiş, üstünde çeşitli büyüleri denemiş ve en sonunda öldüğünü düşünüp bir ormana atan kişiydi. Morrigan gözlerini kokuyla karşısındaki adama kilitlerken hiç olmadığı kadar geçmişine lanet ediyordu, korku tüm bedenini sarıp onu esir aldığında sadece soğuk taş duvarlara sığınabildi. “Benden uzak dur.” Dudaklarından sadece bu üç kelime dökülebilmişti, sadece bu üç amansız kelime. Ama o kelimeler adamın ona yaklaşmasına engel değildi, adam ona hiç beklemediği bir şekilde gülümseyerek yaklaşıyordu. Kendisinden uzak durması için yalvarırken adamın keskin bakışları Morrigan’ı inceliyordu. “Lütfen buradan kurtulmak istiyorum, lütfen.” Kendini o anda hiç sahip olmadığı, sadece hayal ettiği bir şeye teslim etti. O adam ona her dokunduğunda bütün bunların biteceğini düşünerek teslim ettiği şeye gene kendisini teslim etti. Kardeşini düşündü, kendisinden birkaç yaş küçük olan kardeşini düşündü. Hayatındaki bütün kötü anlara rağmen kendisine huzur verebilen yegane insanı düşündü, saçlarını her okşadığında kucağında uyuyakalan kardeşini düşündü. Adamın kendisine yaklaşmasına aldırış etmeden yüzüne huzur dolu bir gülümseme yerleşti. O anda sanki her şey taş duvarların arasında silinip gitmişti, kendisine doğru uzanan eli şefkatle tuttu, belki kendisi için bir kurtarıcı bulmuştu, belki de sadece kardeşiydi; ama sonuç olarak onu korkularındaki adamdan uzaklaştırmak için dokunabileceği bir eldi. Eli tuttuğunda kendisini çekmesine izin verdi, artık kabusunda değildi bir ormandaydı.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Aretha Henderson
Gryffindor VI. Sınıf Öğrencisi
Gryffindor VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Mesaj Sayısı : 743
Kayıt tarihi : 19/07/12

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: Cadılar Bayramı | Etap IV.   Ptsi Eyl. 10, 2012 10:19 pm

    Merdivenler genç cadıyı aşağı doğru attı. Margeaux, yerden kalktı ve eliyle yüzeysel de olsa saçını düzeltti. Etrafa bakınmaya başladı. Taş duvarlarla çevrili bir odadaydı, oda oldukça karanlık olmasına rağmen odadaki tek kişi olmadığını anlaması uzun sürmemişti. Karanlık odanın diğer köşesinde o tanıdık kahverengi saçları görmüştü. Eşliğinde o hep duyduğu ahenk dolu sesi. "Lütfen yapma. Margeaux için yapma!" Genç cadı, Euterpe'nin yanına doğru ilerlerken arkadaşının yere yığılmış bir biçimde olduğunu fark etti. Biraz daha yaklaştıkça, bir türlü kim olduğunu ayırt edemediği silüete daha daha yaklaşmıştı. Ve onu gördü. O silüet birebir kendisiydi. Tek fark, saçlarıydı, onlar kahverengiydi. O, kendisi değil, yıllar önce ölen ikizi Magdelena'ydı. Daha bir şey söyleme fırsatı bulamadan bir ses yükseldi ölen ikizinden ve taşlarla çevrili odayı yeşil bir ışık kapladı.
    "Avada Kedavra!"

    Euterpe'nin yaşlarla dolu gözleri donuklaştı ve yüzündeki acı bir anda kayboldu. Dudağında son bir gülümsemeyle, başı taştan zemine çarptı. Bir haykırış yükseldi Margeaux'dan. Bir çığlık belki de... Kendinde değildi artık. Yıllar önce ölen ve kendisiyle beraber Margeaux'daki anılarını da öldüren ikizi, şimdide öldüğünde mahvettiği Margeaux'un en yakın arkadaşını öldürmüştü. Genç cadı yaşlarla dolu gözlerinin ardından puslu bir şekilde görüyordu. Ölmüş ikizi bir an için karartıya dönüştü ve gitti. Margeaux yere yığılmış, Euterpe'nin cesedine bakıyordu. Ve o da bir karartıya dönüşüp Marg'ı odada yalnız bıraktı.

    Genç cadı, yığıldığı yerden kalkmaya yeltendi. Bunlar gerçek değildi, olmamalıydı. Partideydi, etapların birinin içindeydi, bu olanlar etabın ona olan bir oyunuydu. İnanmamalıydı. beş dakika içinde etabı geçemezse, ölürdü. Hemen doğruldu yattığı yerden. O sırada arkasında gördü. Onu, daha doğrusu onları... Annesiyle babası durmuş, orada ona bakıyorlardı. Yüzlerinde, her zamanki tatlı gülümsemeleri yoktu. Bir maske takmış gibi duruyorlardı. Hatta nefretle bakıyorlardı. Marg'ın annesinin tiksinti dolu sesi yankılandı taş duvarlarla çevrili odada. "Bir Deschanteh olduğunu sanıyorsun, değil mi? Yalan! Paran yok, pulun yok senin! O çulsuz teyzenler ölünce bizim başımıza kaldın. Seni kendi kızımız gibi yetiştirdik, ama değilsin! Bu sürdüğün mükemmel hayat sana ait değil! Bir yalanla yaşıyorsun. Sen bize ait değilsin, bize layık değilsin!"
    Genç cadı, gözleri yaşlarla dolmuş bir vaziyette yavaş yavaş yürümeye başladı anne ve babasının yanına doğru. Gözleri, ona hep tatlı kızım diye hitap eden babasına çevrilmişti. "Doğru mu bu, baba?" Orta yaşlı adamın yüzü bir anda değişti, kırıktı. Yüzü tiksinti dolu bir hal almıştı. Yanında duran annesi, saldırırcasına bağırmaya başladı. "Bize anne ve baba deme! Seni pislik! Biz senin annen ve baban değiliz!"

    Genç cadı en iyi anılarına tutunmaya çalıştı. Böyle olmamalıydı. Kendini gerçek olmayan eyler için bırakamazdı. Şüphesiz, en zorlayıcı etap buydu. "Gerçek değil, sakin ol Margeaux, bunlar gerçek değil. Partiye gidiyorsun. sadece partiye gidiyorsun ve sen bir etabın içindesin. Bunların hiç biri gerçek değil. Sen ailenin öz kızısın ve Euterpe ölmedi, Magdelena Euterpe'yi öldürmedi. Sakin olmalıyım, sakin ol Margeaux." Sesli bir şekilde konuşarak kendini sakinleştirdi genç cadı. En iyi anılarını düşünmeliydi, onlara tutunup kabuslarından uyanmalıydı. Her geceki kabuslarım gibi, diye düşündü Marg. Onlarda olduğu gibi uyanacağım şimdi. Ve, en iyi anılarını düşünmeye başladı. Quentin ile tanıştığı gün, Hogwarts mektubunu aldıkları günki sevinçleri, okulda ilk günü, Seçmen Şapka'nın onu Slytherin'e seçtiği an, ilk Quidditch maçı, ilk öpücüğü ve Holden... Holden'e tutunabilirdi. Onunla gözlerinin kesiştiği ilk zaman, ikisi de birbirlerine baktıklarını anlayınca utangaç bir şekilde gülümsemişlerdi. Halbuki bu durum, ikisinin de doğasına aykırıldı... Ama onu düşündükçe sakinleştiğini fark etti. Ve kendine uzanan güçlü eli kavradı. Çıkış yoluydu bu onun. Ve el, onu tuttu kaldırdı ve taş duvarlar yok olmaya başlayınca Margeaux'un göz yaşları yanaklarında kurumaya başladı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Phoenix Bloodworth

avatar

Lakap : Kızıl kafa, Çilli
Rp Sevgilisi : şşş that's a secret Giovanni is my boyfriend
Mesaj Sayısı : 67
Kayıt tarihi : 23/05/12

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Geri: Cadılar Bayramı | Etap IV.   Salı Eyl. 11, 2012 4:54 am

    Yerle temas ettiği anda acıyla inledi Phoenix. Hızlı bir düşüş olmuştu bu. Yerden kalkıp etrafına bakındı ama hiçbir şey göremiyordu, görmesi imkânsızdı çünkü her yer karanlıktı, kapkaranlıktı. Ellerini duvarın olduğunu düşündüğü soğuk sert cismin üzerinde gezdirdi. İlerlemeye başladı Phoenix, bir önce ki etaplarda pekte zorlanmamıştı açıkçası. İlk etapta rahatlıkla kapıyı bulmuştu, ikincisinde ateşler biraz zorlayıcı olmuştu, böceklerin Phoenix üzerinde herhangi bir etkisi olmamıştı. Yaşadığı yerde kimsenin hayatında görmemiş olduğuna emin olduğu böcekleri görmüştü, eğer evinizin arkası orman ise böceklere alışmak zorundasınız. Birçok kişinin aksine böceklerin inanılmaz yaratıklar olduğunu düşünürdü, örümcekler mesela kim onlar kadar inanılmaz güzellikte ağlar kurabilirdi ki? Karıncalar tanrı aşkına o ufacık yaratıklar kendilerinde kat kat büyük şeyleri üzerlerinde taşıyorlar! Phoenix böceklerde kimsenin göremediği güzellikleri görürdü. Herkesten gizlediği bir sırrı da vardı bu konuda senelerdir evinde örümcek besliyordu, bir karadul. Phoenix bunu kimseye söylemiyordu çünkü kimsenin evinde tüylü siyah bir örümcek besleyen biriyle arkadaşlık yapmayacağını düşünüyordu.

    Karanlık odada ilerlemeye başladığında anne ve babasını gördü, şaşkınlık içerisinde ağzı açılmış bir şekilde onlara bakakaldı. Burada ne arıyorlardı? Ve ağlıyorlardı. Bay ve Bayan Bloodworth ağlıyordu olacak iş değildi. On yedi senelik hayatlarında onları sadece bir kez ağlarken görmüştü. On iki sene önce Bellatrix’i gönderdikleri sırada. O günden beri gözlerinden bir damla yaş akmamıştı, elbette gülerken olanlar geçerli değildi. Bu sefer gülmekten yaş gelmiyordu gözlerinde bariz şekilde belliydi bu. Phoenix ailesine yaklaştı, gülerek onlara baktı. “Hey bu hal ne böyle toparlanın koca bebekler.” dedi ve ardından koca bir kahkaha attı. Anne ve babasının ona olan bakışında anladığı kadarıyla sözlerine oldukça kızmışlardı. Gözlerinden belli oluyordu acı çektikleri. Hışımla ayağa kalkıp üzerine doğru gelen babasının ağzından çıkan kelimeler Phoenix’i derinden yaralamıştı. [color=#bd910e]“Sen Phoenix! Sorumsuz, aptal küçük şımarık kız bu durumda bile hâlâ gülüp eğlenebiliyorsun ha? Keşke Tanrı kardeşin yerine seni alsaydı.” Babasının söylediklerini idrak ettiğinde akan gözyaşlarına hâkim olamamıştı. Kız kardeşi, ikizi, Bellatrix ölmüş müydü? Bu olamazdı, imkânsızdı. İnanmak istemiyordu daha fazla söz duymak istemiyordu. Ailesi ondan nefret ediyordu ve hayatta en değer verdiği insanlar biri olan kardeşi artık yaşamıyordu.

    Gözyaşları içerisinde koşmaya başladı ailesinin yanında kalmak istemiyordu. İleride Giovanni’yi gördüğünde yüzünde istemsiz bir gülümse olmuştu, acı bir gülümseme. Her ne kadar sevgilisini gördüğüne sevinmiş olsa da kan ağlıyordu içi. Eliyle gözlerini sildi ve sevgilisine doğru ilerlemeye başladı. Bir yanlışlık vardı sanki her adımında daha da uzaklaşıyordu Giovanni ondan. “Seni küçük Hufflepuff, gerçekten kardeşimin seni sevdiğini mi düşündün?” sözcüklerin ve ardından kahkaha sesinin geldiği yöne doğru gördüğünde nedense hiç şaşırmadı. Gianna. Giovanni’nin korkunç ikizi. Hiçbir zaman sevmemişti Phoenix’i. Hep nefretle bakmış, dalga geçmişti onunla. Bu durum Phoenix’i üzüyordu, Giovanni’nin kardeşinin kendisini sevmesini istiyordu ama bu imkânsız gibiydi. Asla sevmeyecekti Gia, Phoenix’i.“Giovanni beni seviyor.” diye haykırdı Phoenix. Bu rüya gibiydi aslında, Giovanni’nin sevgisine karşılık vereceğini hiç düşünmemişti. Ama vermişti işte o da Phoenix’i seviyordu. Gia korkunç bir sürtük olduğu için böyle iğrenç yalanlar uyduruyordu. Tıpkı biraz önce de olduğu gibi kahkaha attı Gia ve Phoenix’in omuzlarından tutarak Giovanni’ye bakmasını sağladı. “İyi bak salak seni seviyor gibi mi gözüküyor?” Giovanni, başka bir kadınla birlikteydi. Ona sevgiyle bakıyor, dokunuyor, öpüyordu. Gerçekten de yalandı hepsi, Phoenix’e karşı olan duyguları yalandı işte. Nasıl yapabilmişti böyle bir şeyi? Nasıl aşklarına ihanet edebilmişti. Phoenix kendisinden bile çok sevmişti onu. Her şeyini, her şeyini aşklarına adamıştı! Ve karşılığı bu olmuştu, ihanet!

    Oysaki ne kadar mutlulardı, her ne kadar gizli olsa da ilişkileri. Giovanni ona sevgilisi olmasını teklif ettiği gün gözlerinin önünde belirdi, şok olmuştu o kadar mutlu ve heyecanlıydı ki hiçbir şey söyleyememişti. Sadece aval aval bakmıştı genç adamın yüzüne kendisine gelmesi biraz zaman almıştı sonra ilk öpücüğü, Giovanni onu öptüğü anda dünyanın en mutlu insanı olduğunu hissetmişti. Her şey mükemmeldi. Harika bir ailesi vardı, onu seven, gurur duyan. Çoğu kişiye göre yaşanmayacak bir yer olsa da çok şirin bir evi vardı. Her sabah kuşların cıvıltısıyla, denizin tuzlu kokusuyla uyanıyordu. Onu gerçekten seven arkadaşları vardı, hiçbir zaman yalnız kalmamıştı arkadaşları her konuda ona destek olmuştu. Mutlulukla gülümsedi her şeye rağmen birçok şeye sahipti herkesin sahip olmak isteyeceği şeylere, mutluydu Phoenix çok mutluydu. Ona doğru uzanan eli fark ettiğinde burada yaşadığı her şeyin aslında gerçek olmadığını fark etti. Kız kardeşi ölmemişti, ailesi onu seviyordu ve en önemlisi Giovanni onu aldatmamıştı. Kendisine uzanan eli tuttuğunda en korkunç etabın bu olduğuna emindi.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Hans Finn Landers
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
Gryffindor VII | Şeytan'ın Piçi | Quidditch Takım Kaptanı
avatar

Lakap : HANSEY!
Rp Sevgilisi : Daenerys K. F. Landers; BETTER THAN YOURS.
Mesaj Sayısı : 1059
Kayıt tarihi : 06/11/11

Özel
Rp Puanı:
97/100  (97/100)

MesajKonu: Geri: Cadılar Bayramı | Etap IV.   Perş. Eyl. 13, 2012 7:25 am

    Bilmediğin şeyden korkmazsın..
    Deminki devasa dolunay yerini ince bir hilale bırakmışken yeni yeni tarihi düşünmeye başladı. 31 Ekim.. Dolunayı beklemek için oldukça talihsiz bir zaman. Zombi kıyafetinin altında yarı çıplak sayılan sırtında yaş toprağın soğuğunu hissedebiliyordu. Soğuk, her zaman gereğinden fazla sıcak olmuş olan tenine elektrik etkisi yapıyordu sanki. Beyaz elleriyle ıslak çimenleri kavradı ve bir tutamı öylece koparırken zorlanmadan ayağa kalktı tekrar ve nedensizce gülümseyen bir ifadeyle ilerledi taş duvarlara doğru. 'Acaba şimdi ne olacak?' diye geçiriyordu içinden. Aynı korku filmi izlerken başroldeki gerizekalı yeniden tehlikeli bir ortamda bulduğunda kendini bizm de vereceğimiz ufak tepki gibi; acaba ne olacak? Şimdi sırada ne var? Niye girdi ki gerizekalı? Ölecek buraya yazıyorum. Ama, hayır. Bu sefer başroldeki o çocuk kendisiyken ölmek gibi bir ihtimal göremiyordu ve o gerizekalının neden devam ettiği hakkındaki muhteşem soruya verilecek cevap basitti; baloya gidiyoruz değil mi? Ne olacağına gelince, yalnızca omuz silkti ve mırıldandı "İzleyeceğiz ve göreceğiz."

    Taş duvarların arasına girdiğinde giriş kapısının karardığını fark edebiliyordu, şaşırtıcı değil. Ortam tamamen karardığında ufak yeni sesler gelmeye başladı anlaşılmayan. Asasını eline aldı genç adam, küçük işe yaramaz dostunu.. "Lumos." İlerde bir adamın olduğunu görebiliyordu. Ancak arkası dönük olduğundan ne yada kim olduğunu çözemedi ve ışıldayan asasını odada çevirip çıkış kapısı görmeye çalıştı. Derken asası öylece söndü.

    Kapkaranlık. Asasıyla ne yaptıysa işe yaramıyordu ve bir gülüş işitti, ölesiye içten ve ölümüne sinir bozucu. Kahkahalar artarken asayı elinde sıktı ve sesini çıkarmadan bekledi. Ardından odanın hafifçe aydınlanan kısmına çevirdi başını teminki adamı görebiliyordu bu sefer biraz daha yakındaydı. Sevimli görünmeyen kemikten bir tahta oturmuştu ve yalnızca gülüyordu. Kahkaları her saniye azalacağına artarken, Hans iyi giyimli adamla göz göze geldi. Masmavi parıldayan gözler. Sarı saçlar ve kemik kadar beyaz bir ten.. Bu kendisiydi.

    Tahtta oturan Hans'ın elinde tahttan koparılmışa benzeyen bir kemik parçası vardı uzun, sanki bir zamanlar bir kimsenin bacağıymış gibi görünüyordu, nefesini tuttu Hans iyi giyimli şeytani ikizine bakarken. Ardından tüm oda yavaşça aydınlanmaya başladı. Aydınlanan her yeni noktada kemiklerden yapılma mobilyalar vardı.. O tanıdık ama kendisinden çıkmadığına inandığı ses odayı doldurdu tüm asaletiyle "Tanıyorsun değil mi?" dedi. "Bunların hepsini sen yaptın Hans, biz yaptık." Ardından gözleri şeytani bir şekilde parıldarken ayağa kalktı ve Hans'ın yanına yürüdü."Tüm bu insanları sen öldürdün. Peki seni kim öldürecek?" Sinir bozucu gülümsemesi suratı yayıldı. Duvarlarda yeni yeni resimlerin belirdiğini görebiliyordu, bir zamanlar tanıdığı ancak şuan olmayan herkesi.. Daima kendini suçlamıştı ancak şuçlu olmadığını biliyordu içten içe, daima korkmuştu, masallardaki o kötü karakterleri dönüşmekten, biliyordu; onlar gibi değildi. İkizi elindeki uzun kemiği kucağına attı ve yere düşmeden yakaladı Hans "Onu da tanıyor musun?" dedi ikizi "Gordon, Hans. Onu bu aptal partiye gelmeye zorlayan sendin. Beceremedi Hans, ikinci etapta ateşlerin arasına düştü. Artık o da koleksiyonundaki güzel biri, o kemiğe iyi bak, o senin eserin." Hans nefes almakta zorlandığını hissetti kalbinin sıkıştığını fark etti, "Yalan söylüyorsun," diyebildi ancak yapmadım diyemedi. "Yalancısın.." İkizi işaret parmağını kaşlarını çatarak sağa sola salladı ve cık-cıkladı "Ben yalan söylemem Hans, bunu sen de benim kadar iyi biliyorsun. Sonuç olarak ben senim ve sen de ben. Her ne kadar üzücü olsa da bu gerçek." Ardından gülümsedi, "Ben sadece, senin geleceğinim, bunu aklından çıkarma."

    Tüm o kemikler kendi parçalarıyla birleşip iskeletlere dönüştüler hepsinin kemik suratında boş bir ifade vardı ancak Hansı farkettiklerinde birleştikleri yerden kalkıp intikamlarını almak üzere ilerlemeye koyuldular, temiz giyimli Hans sırıtıyordu izlemek için güzel bir yere konumlanmıştı. Elindeki uzun kemiğin de uçuğ sahibininkilerle birleşmesiyle iskelet Gordon'la göz göze geldi Hans "Hayır!" diye haykırdı. Başka hiçbir şey diyemiyordu ayaklarının bağı çözülmüş gibi yere düşerken asası hala işe yaramaz şekilde elindeydi. Odada birkaç ses vardı iskeletlerin yaklaşırkenki takırtıları, takım elbiseli ve bakımlı Hans'ın kötücül kahkahaları ve zombi kılığındaki Hans'ın iniltileri.

    Gordon. Aklına yalnızca ilk tanıştıkları zaman geldi, bakımlı tatlı bir oğlandı Gordon, tüm öğrencileri kendine daha ilk görüşte hayran birakmıştı ve sıcak kanlı tavrıyla Gryffindor'un sembolü gibi olmuştu. Hans ise soğuktu, temkinliydi, çekingendi. Onu kimsenin gördüğü yoktu. Aradan geçen üç yıl sonra Gordon Quidditch'de kupayı kazandırmaya yardım ederken o yalnızca sıkı çalışıp okul birincisi olmuştu. Quidditch, İksir, KSKS, Muggle Bilimleri onun için daima kolaydı, ama onu tebrik eden kimse olmamıştı. Hiç kimse. Ona hediyeler gönderen bir ailesi yoktu, saçını okşayacak büyükler, sarılacak bir anne.. Üçüncü sınıfın o son günü ağlıyordu. Küçük faresi Werber omzuna çıkmış vikliyordu sadece.. Onun haricinde üçüncü sınıf yatakhanesi bomboştu. Ardından kapının açıldığını fark etmişti yüzünü beceriksizce silip pencereden dışarı bakıyormuş gibi yaparak. Gelen kişinin sesini duydu yalnızca "Neden kutlamalara katılmıyorsun?" Omuz silkti sadece "Son gün olduğu için mi üzgünsün?" Başını salladı yalnızca, konuşamayacağını biliyordu. "Hans," demişti Gordon yavaşça "hepimizin bir aile olduğunu biliyorsun, değil mi? Hogwarts senin evindir. Tüm Gryffindor da ailen.." oğlan konuşmayı sürdürürken, Hans gözünden yaşların damladığını hissediyordu: durdurmak imkansızdı. Pencere tarafına bakmayı sürdürdü sesini çıkarmaksızın "ve ben de daima kardeşinim. Bizi yalnız bırakmayacaksın, değil mi?" Sözler üzerine arkasını dönmüştü, ve yaşlı gözlerini bir eliyle silerek gülümsemeye çalıştı ve Gordon elini tuttu..


::
 


THIS IS WHAT LIFE'S ABOUT!:
 

    MY TWIN:
     

anyways:
 

#benençokjackegülüyorum
#çünküjackçokkomik
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Euterpe Châtillon

avatar

Lakap : Persephone ama peri kızı da var. Aşkım diyebiliyor sadece.
Rp Sevgilisi : LC'ye çok aşık lakin kavuşamıyor.
Mesaj Sayısı : 953
Kayıt tarihi : 25/03/12

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: Cadılar Bayramı | Etap IV.   C.tesi Eyl. 15, 2012 7:37 am

    Merdivenlerden aşağı düşmeye başladı ve bedeninin şiddetle sarsıldığını hissetti. Canı acıyordu. Kalbi bile hatta. Her yeri… Gözlerini açmaya çalıştı fakat beceremedi. Başına vuran ağrı karşısında inledi ve yatay konumda uzattı bedenini soğuk zemine. Karanlık ile burun burunayken elbisesinin rezil olduğunu biliyordu. Belki ölmüştü, bir ölüm şekli olabilirdi bu. Kimsenin haberi olmadan, sakince sessiz bir ölüm. Cehennem ya da cennet diye bir kavram yoktu sanki belki en büyük cezasıydı bu bedeninin. İstemeden de olsa o günün geleceğini biliyordu. Şuan olmasa bile cezasını görecekti, herkesten. Tüm eklemleri ağrırken, kalbinin sancıması ile ikinci bir çığlığı bastı. Bunu istemiyordu, bunu yaşayamazdı. Her gece gördüğü kabuslara alışmayı istemek… Ölümdü bu! Lanetinin içinde yaşarken ölmekti. Cehennemde yanmaya razıydı bunları çekmektense. Kapalı gözlerinden süzülen yaşları hissettiği sırada hıçkırmaya başladı. Sadece çığlık seslerini duyuyordu. Binlerce ölünün, binlerce cinayetin çığlığı… Gördüğü, hissettiği, anımsadığı tüm cinayetler. Kokusunu ciğerlerine çekmiş ve sonsuza kadar içinde mühürlenmişti her acıyı. Kırmızı… Kan… Ölüm… Nefret… Bunlar fazlaydı. On yedi yıllık bir hayat için tüm yaşadıkları akla sığmayacak şeylerdi. Sadece normal bir çocuk olmak istemişti. Ne güzellik ne zekâ ne de güç. Hiç biri önemli değildi. Sadece bir muggle olup hayatına devam etmek istiyordu. Tanrıya yalvardığı olurdu, kurtar beni bu lanetten diye. Ancak yine karşı karşıya gelmişti. Tanrı onu yalnız bırakmayı seçmiş, acısında kıvranıp ölmesini uygun görmüştü. Tanrıça’ya ise boyun eğip cezasını yıllarca üzerinde taşımak kalmıştı.

    Gözlerini yavaşça açarken sonunda görebilmenin mutluluğunu yaşıyordu. Görebilmek? Neden görmemek gibi bir acıyı aklına getirmişti ki? Nerede olduğuna baktı sadece. En son hatırladığı… Hiçbir şey. Beyni boşalmıştı adeta. Üzerine duran elbiseye baktı ve gülümsedi. Kendini gelin gibi hissetmişti. Bembeyaz bir elbise… Saçlarına yerleştirilmiş renk renk çiçekler. Güzel olmuştu, gerçekten güzeldi. Pembe dudaklarındaki tebessüm canlanırken etrafın birden görüntü değiştirdiğine şahit oldu. Sanki biraz önceki beyaz ışıktan eser kalmamış, her yeri orman kaplamıştı. Korkutucu bir orman ve birkaç metre ötede duran siyah giyinmiş bir topluluk. Etrafını çevrelemiş olan mezar taşları, yüzünü buruşturmasını sağlarken ilerledi. Çıplak ayaklarını kirleten çamura aldırış etmeden topluluğu yararak baktı mezar taşlarına. İki tane işlenmiş ve etrafı çiçeklerle süslenmiş mezar taşı. Üzerindeki yazıları okumak için gözlerini kıstı ve boğazında oluşan yumruya engel olamadı. Amélia Châtillon ve Acestes Châtillon. Dudakları düz bir çizgi halini alırken hala olayı idrak etmeye çalışıyordu. Yanında siyah şapkası, şemsiyesi ve elbisesi ile duran sarışın cadıyı görünce ağzını açtı ancak kadın konuşmasına izin vermedi. ‘‘Gördün yaptığını değil mi? Ailemize leke sürdün! Mirasmış. Annen ve baban senin için öldü. Ama sen onları kurtarmak yerine bir kaltak gibi davrandın. Söyle bakalım o ve karnındaki piçle ne yapacaksın?’’ Gözleri büyürken ne yapacağını şaşırdı. İnsanlar yüzüne acıyarak bakıyordu ardından ise lanetli gibi bir takım sözcüklerle kayboluyorlardı teker teker. Birkaç metre sağında duran sarı saçlı, mavi gözlü genci görünce yanına gitti. ‘‘Victor?’’ Çocuğun kendisine dönen ateş gözleri, gerilemesini sağlamıştı. Hayatında ilk defa kendine kızdığını görüyordu. Biricik tanrıçasına kıyamayan, onu her tehlikede koruyan kuzeni şimdi ona bir düşmanmışçasına bakıyordu. Boğazından yükselen acı dolu sesi duyduğu anda gözyaşlarına engel olamadı. ‘‘Bu kadar saf olduğuna inanamıyorum Euterpe. Winter’a dost gibi yaklaştın ve bizi ayırdın. Ah mutlu musun şimdi, söyle bakalım. Hayatımı mahvettin. Neyse ki dayımın mirası bana kaldı. Sana ne mi kaldı? Hiçbir şey…’’ Victor birden saydamlaştı ve bir ruh misali uçup gitti. Tanrıça, arkasına dönerek baktı mezar taşlarına. Dizlerini çamura dayarken dokundu ve ağlamaya başladı. Gökyüzü de tanrıça eşlik edercesine üzerine yağdırıyordu, yağmurunu. Şimşekler dört bir yanı kaplarken bedenini çamur kapladı. ‘‘Anne… Baba… Size asla ihanet etmedim. Edemem, lütfen beni bırakmayın lütfen. Sizsiz ben bir hiçim. Ne olur Anne, ne olur!’’ Ardından gözleri karnına kaydı. Buna inanmak istemiyordu. Bu kadar çaresizken ve yalnızken dayanamazdı yaşamaya. Ölmeye mahkûm tanrıça, yaşayamazdı.

    Yağmur dinerken, kendini gri bir odada buldu. Ne parıldıyor, ne de kasvet kaplıyordu içini. Sadece gri renk vardı etrafında. Üzerindeki çamurun temizlendiğini gördüğü için sevinmişti ancak gerçek olduğunu biliyordu. Gözleri sanki birini arıyormuşçasına tararken etrafını kendine yaklaşan kızları gördü. Winter, Marg, Carmella, Hypatia, Ophelia. Hepsi kendisine tiksintiyle bakıyordu. Bir şeyler diyorlardı ancak dediklerini anlamakta zorluk çekiyordu. En net ses Winter’dan geliyordu, sanki tüm nefretini döküyordu tanrıçaya. ‘‘Bakın burada kim varmış! Ne o? Yoksa Leander’ını mı kaybettin? Herhalde Adolpha ile iş üzerindedir. Hala sana bakacağını mı sandın? Kullanıldın ve atıldın, Euterpe. Üzgünüm, gözde kız değilsin artık.’’ Ardından kendisine yaklaşan görünüm ikizine baktı. Dişlerini gösteriyor ve vampir yüzünü gösteriyordu. İlk defa böyle bir şeyle karşılaşıyordu. Eli ile dudaklarını kapadı ve arkasına dönerek koşmaya başladı. Yanaklarına düşen inci taneleri, kalbine işlerken birine çarptığını hissetti. İşte, karşısındaydı. Siyah saçları her zaman ki gibi dağılmış, siyah gözleri duygusuzca bakıyordu. Aynı kavga ettikleri gün ki gibi. Hüzünlüydü ancak pişman olmadığını iliklerine kadar hissediyordu tanrıça. Kulaklarına ulaşan sesi ile karnını tuttu. Yoksa bu da her şeyin bir parçası mıydı? ‘‘Ah güzel tanrıça… Gözlerin, ellerin, dudakların…’’ Yumuşak parmakları ile çenesini tutmuş kendisine doğru yaklaştırmıştı yüzünü. Adeta iltifat yağdırıyordu. Dudaklarına kondurduğu minik öpücük ile gözlerini kapatmış ve kendisine inandığını gerçekten hissetmek istemişti. Ancak en ağır darbeyi indirmişti, sevdiği adam. Suratına çarpan tokatla birlikte yere düşerken, hala anlamıyordu. ‘‘Seni sevmiştim ama sen eski sevgilinle beni aldattın!’’ Gözlerini kıstı ve bağırdı tanrıça. ‘‘O öldü Leander. Beni bırakıp gittiğin zaman tanıştığımız ikinci yıl da öldü! Hem eski sevgilim falan değildi, birbirimize itiraf etmemiştik.’’ Üzerine yürüyen büyücüye baktı korkarak. ‘‘Tanrı aşkına, doğruları söyle Euterpe! O çocuğun benim olmadığını ikimizde biliyoruz. Ben… ben seni sevmiştim lanet olası kaltak! Ama üzgünüm.’’ Büyücünün gözleri bile dolmamıştı. Bu kadar acımasız olacağını düşünemiyordu. ‘‘Ah ayrıca emin ol Adolpha senden daha iyi. Bir sürtük olabilir fakat vücudu senden daha güzel.’’ Zehirli kahkahası kulaklarında yankılanırken ağlamaya başladı. Bunun gerçek olmasını istemiyordu. Elini tutan, gözlerine şefkatle bakan sevgilisi şimdi ona acımasız laflar söyleyerek mahvediyordu, kalbini kırıyordu. Yaz tatili… Hogwarts’ta geçirdikleri yıl başı… Bunların hepsi gerçekti. İlk öpücüğünü çalan adamın bunları yapacağına inanmıyordu. Onu tüm kalbiyle severken, kendisini sevmesi gerektiğini biliyordu. Çünkü o ruh ikiziydi. Kalbine sahip tek insandı.

    Etrafını saran sürünme sesi ile birlikte canlandı ve bakışlarını babasının kendisine kalan tek mirasına dikti. Arys’in ne yapacağını bilmiyordu ancak onun da kendisini suçlayacağını biliyordu. Gözyaşları akarken beyaz zemine sadece bekleye karar verdi o konuşana kadar. ‘‘Sizi suçlamıyorum Tanrıçam, çünkü sadece bir kâbusun içindesiniz. Anneniz ve babanız ölmedi. Leander sizi bırakmadı ve arkadaşlarınız asla sizin hakkınızda böyle düşünmüyor. Her şey son bıraktığınız gibi aynı. Lütfen gözlerinizi açın ve bu odadan kurtulun. Çünkü sadece yirmi saniyeniz kaldı. Artık kâbustan uyanma zamanınız geldi tanrıçam.’’ (ç) önünde eğildikten sonra tanrıça gözlerini açtı ve etrafına baktı. Hala aynıydı. Kâbusa dalmadan önceki gibi. Karşısında duran kuzguni saçlı kadını görünce gülümsedi. Yanında ise kralları andıran bir adam vardı. Annesi ile babası. Annesinin ve babasının kendisine uzattığı elleri iki eliyle tuttu ve kâbustan uyanmanın zevkini çıkardı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Cadılar Bayramı | Etap IV.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: Ü L K E L E R :: Londra :: Ölüm Köşkü-
Buraya geçin: