Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 dangerous place.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Holden Phoenix

avatar

Lakap : Hold
Rp Sevgilisi : Gönlüne bir Slytherin alevi düştü ama kabullenemiyor işte, ne yaparsınız.
Mesaj Sayısı : 60
Kayıt tarihi : 08/08/12

MesajKonu: dangerous place.   Paz Ağus. 12, 2012 1:23 am

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Marcella Oswald
Ravenclaw VI. Sınıf Öğrencisi
Ravenclaw VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Lakap : Ella.
Rp Sevgilisi : Gabe.
Mesaj Sayısı : 223
Kayıt tarihi : 05/08/12

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Geri: dangerous place.   Paz Ağus. 12, 2012 3:19 am

    Ortak salon belki de hiç olmadığı kadar sessizdi o an. Sanki insanlar anlaşmış gibi önlerindeki parşömenlere gömülmüşlerdi yalnızca tüy kalemlerin sesi duyulurken. İnek sürüsü gibiydi içerisi, genç kız ise bundan nefret ediyordu. Koltukta başını Holden'ın kucağına yaslamış onun saçlarıyla oynamasına izin verdiği sırada konuşmak için yanıp tutuşuyordu. Boğazını temizledi Marcella, ona bir şeyleri söylemek istediğini gözleriyle haykırıyordu; ama hayır, adam bunu anlamamakta ısrar ediyordu. Bunun böyle gitmeyeceğini anladığında sarı saçlarını savurarak kalktı. Bronz rengi ve oldukça yumuşak olan koltuğun üzerinde bağdaş kurarak elleriyle onun ellerini kavradı. Öylesine sessiz bir şekilde fısıldadı ki, kendi sesini kendisinin dahi duyduğundan şüpheleri vardı. "Konuşmalıyız." Genç adam tek kaşını kaldırarak suratını ekşitti. Marcella Oswald, konuşmak istediğinde fısıldamazdı. Hayır, o konuşmak istediğinde diğer herkesin inat bir şekilde onları rahatsız ederek yüksek sesli konuşur, erkeklerle cilveleşir, kızlara bakmazdı bile. Holden, kızın hayatındaki en değerli erkekti kuşkusuz. Ona karşı rol yapmak zorunda olmadığı bir dosttu, kendisi olup, kendi suratını takınabildiği. Holden bunu umursamazdı; onu etkilemek için buna ihtiyacı yoktu. "Bana öyle bakma, Liona ağzımdan çıkacak kelimeleri sayarken anlatabileceğim bir şey değil," dedi gözlerini Ravenclaw'ın herkes ile iyi geçinen kızına dikerek. Hiçbir zaman sevmemişti Marcella onu, tıpkı hiçbir zaman hiçbir kızı sevmediği gibi. Yine de Liona ve Krystelle, ona her zaman fazla itici gelmişti. Herkesle iyi olmak, ha? Bu onun işi değildi. Onun işi, her erkekle iyi olmaktı. İçini çekerek kaşlarını çattı genç kız. Burada konuşmak imkansızdı, bunun için güvenilir tek bir yer vardı... Yasak orman. Hiç kimsenin duyamayacağı, onları rahatsız edemeyeceği tek yer.

    Birdenbire hemen yanına oturan siyah saçlı kız üzerine irkildi. Gözleri Celia'nın gözleri ile göz göze geldiğinde kıza gülümsedi. Elbette ki, ona da anlatacaktı Marcella. İkiliye tek tek dönüp baktıktan sonra, beyninde kararı çoktan vermişti. Yalnızca onların duyabileceği şekilde yeniden fısıldadı. "Gece yarısı, yasak orman. Size anlatmam gerekenler var," diyerek ayağa kalktı. Üzerinde belki de okulun en kısa eteği, en uzun topuklularıyla tezat oluşturuyordu. Ravenclaw cübbesi ise pekâla kıyafetine uygun renklerle parıldıyordu; yine de Marcella biliyordu ki bu kıyafetlerle yasak ormanda ikinci adımını atamadan düşer, kalkamazdı. Genç kızın Slytherin değil de bu binada olmasının tek sebebiydi belki, asla ama asla düşünmeden hareket etmezdi. İkiliye elleriyle öpücük yollayarak topukları üzerinde döndü. Yatakhaneye doğru ilerlemeye başladı sakin adımlarla. Muhtemelen yarım saat vardı gece yarısına. Gece yarısı Cindrella etkisi yaratırdı Ravenclaw salonunda. Genelde birkaç kişi kalırdı geriye sadece. Ki onlar da genellikle kız ve arkadaşlarından başkası değildi. Kızlar tarafında doğru ilerlemeden önce Connor’a göz kırptı. Yakışıklı genç kafasıyla ona selam yolladığında, Heaven ile barışmalarına üzüldüğünü düşündü Marcella. Yazık olmuştu. Yine de dert edilecek bir şey değildi. Topukları holde çınlarken kendi odasına ilerledi. Eskiden bu odada tek kalırdı. Oswaldların gücü adına. Hiçbir kızla aynı odada kalmaya katlanamazdı Marcella, Celia’yı tanıyana kadar. Hayatında kuşkusuz anlaşabildiği tek kızdı ve Ella, onunla aynı odayı pekâla paylaşmaktan zevk alıyordu.

    Kızın narin ve bakımlı elleri dolabının kapağını buldu. Siyah şortunun üzerine koyu pembe t-shirtünü geçirdi hiç düşünmeksizin. Topuklu ayakkabılarını zerafetle çıkardı. Elleri spor ayakkabılara gittiğinde içini çekti. Bundan nefret ediyordu. Yine de, sağlam çıkabilmeliydi. Buna ihtiyacı vardı. Hazırlanışı kısaydı. Pek çoğunun düşündüğünün aksine Marcella hiçbir zaman ne giyeceğiyle uğraşmazdı; çünkü her zaman her şeyi planlanmıştı. Aynaya doğru dönerek gülümsedi. Elleriyle saçlarını arkaya atarak üzerine son kez pelerinini geçirdi. Kapıya doğru ilerlerken, hiç olmadığı kadar sadeydi. Ve sırf bu yüzden, saat gece yarısını vurana dek odasından çıkmadı. Kapıyı açıp ilerledi. Konuşan insanların olmadığı köşelerden gizlice ortak salona daldığında salonda yalnızca Holden ile Celia’yı görünce sırıttı. Onlara doğru yaklaştı. Kafasını hafifçe sola yatırarak kaşlarıyla kapıyı gösterdi. Konuşmayı göze alamıyordu. Burası Ravenclaw ortak salonuydu, her zeki kafa her an her yerde olabilirdi. Kapıya geçmeden önce Holden’ın suratındaki alaycı gülümsemeyi yakaladı, her an kahkaha atacakmış gibi görünen suratı kızarmıştı. Genç kız eğer kendisine gülüyorsa onu öldüreceğini düşünerek Celia’nın elini tuttuğu gibi kapıya doğru ilerledi. Kapıdan çıktıklarında ise derin bir nefes aldı. Çok geçmeden Holden’ın kahkahası süsledi koridorları. “Fotoğrafını çekmeliyim,” dedi genç adam hala gülmeye devam ederken. Ona en pis bakışını yollayan genç kız gözlerini devirdi. Bununla uğraşmayacaktı. İşaret parmağını adamın dudaklarına bastırarak ssshtledi. Ve kuleden hızla inmeye başladı, yanında diğer ikisiyle beraber. Yakalanırsalar ölümleri olacağını biliyordu genç kız. Yine de bu mesele de ölüm kalım meselesiydi. Bu üç beyin ise, hiç kimseye yakalanmayacak kadar çok çalışıyordu. En azından o an için Marcella kesinlikle bu kanaatteydi, ne olacağını bilemezdi, değil mi?

    Renk kodları.:
     

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Holden Phoenix

avatar

Lakap : Hold
Rp Sevgilisi : Gönlüne bir Slytherin alevi düştü ama kabullenemiyor işte, ne yaparsınız.
Mesaj Sayısı : 60
Kayıt tarihi : 08/08/12

MesajKonu: Geri: dangerous place.   Ptsi Ağus. 13, 2012 7:39 am

    Yasak orman çağrısı bir nevii yüz on iki acili aramak gibi bir şeydi üçlü için. Aslına bakarsanız, bu çağrı pekâla göz ardı etmesi oldukça zor olanlardan biriydi. Ortamı düşününce anlaşabilir olabilirdi, fazlasıyla. Marcella... Kendini beğenmiş bir cadının susmasını, sessizce fısıldamasını kim bekler? Ah, yapmayın! Kim duyarsa kulaklarını dikecektir, hele ki dahilerle dolu bir salonda. Çünkü Marcella asla fısıldamaz. Aslına bakarsanız o hep kahkaha atar. Yüksek tonajlı, herkesin duyabileceği bir şekilde. Holden bir keresinde onun kahkahasını Quidditch oynarken duyduğuna yemin edebilirdi, bir keresinde de uyurken. Unutmamak gerek ki, aynı kulede yaşıyor olmaları odalarının aralarındaki onlarca mesafeyi kapatmıyordu; ama Ella? O bunu oldukça güzel bir şekilde başarabiliyordu. Desibel sınırlarını zorlamak hobisiydi. Konumuza gelecek olursak, yasak orman denildiğinde üçü de bunun oldukça önemli bir mesela olduğunu kolaylıkla anlamıştı. Holden Phoenix, okulun yeni ve hiç de cici olmayan çocuğu, kaşlarını kaldırıp ona baktığında itiraza yönelik bir harekette bulanamayacağını anladı. Hayatta korkmazdı hiç kimseden, Holden. O duvar gibi suratının altında herkesle başedebilecek güce sahipti. Bir istisna dışında. Kuşkusuz ki, bunun cevabını hepimiz biliyoruz. Bu kişi kadın nüfusunun gelmiş geçmiş en çift karakterleri insanı Marcella Oswald’dan başkası değildi.

    Onun nasıl değiştiğini, neler yapabileceğini belki de en iyi bilen kişiydi; ki bu korkması için fazlasıyla yeterli bir sebepti. Marcella’nın gazabı acımasızdı. Holden biliyordu ya, bu gazaba katlanmak hayatında isteyeceği son şeylerden bir tanesiydi. Zira Marcella kızdığında, önünde taş olsa dayanamaz çatlardı. Belki de kızın en çok bu özelliğini seviyordu. Kendisinin ne olduğunu, ne yaptığını biliyordu tüm hayatı bir rol üzerine kurulu olmasına karşın. O güçlü bir kadındı, kimseye mecbur kalmadan melek gözlerindeki şeytani bakışlarıyla her şeyini halledebilirdi. İşte bu yüzden, Holden Phoenix, nam-ı diğer buzdan surat, bu kızı kardeşi gibi seviyordu. Ve, eğer s.o.s çağrısı yapıldıysa ona uymak düşerdi. Ormana doğru ilerlerken aklından, Colton’a haber vermekle iyi yaptığı geçiyordu. Muggleları sevmezdi Holden, sevmesi için pek nedeni yoktu. Çoğu aciz, savunmasız, korunmaya muhtaçtılar. Yine de, teknoloji denilen şey faydalı bir buluştu. Şimdi düşünün, birinin yanına gitmeden, patronus yollamadan, baykuş kullanmadan yalnızca on saniye içerisinde sizin mesajınızı aldığını? Evet, buna cep telefonu deniyor ve Holden bunu keşfettiği günden beri, telefon arka cebinden düşmüyor. Kazıkçı bir operatörü var, mugglelara para ödemekten nefret ediyor, baba parası yiyor. Pardon, ölü baba parası. Evet, evladımızı tanıdığımıza göre talipleri bekliyoruz demek isterdim; ama hayır. Yasak ormanda ne talibi canım! Genç adam, kuleden inmeden önce Marcella’yı gördüğü andan beri suratındaki sırıtışı silemiyordu. Spor ayakkabılar mı? Ah, hayır! Bunun görüntüsünü kesinlikle çekip, odasına büyük boy poster olarak asmalıydı. Belki hatırladıkça güleceği bir şeyleri olurdu. Evet... Gün bitmeden bunu yapacaktı adam. O kafasına koyduğunu yapardı, kıyamet dahi olsa ucunda.

    Ormanın kokusunu içine çektiği sırada genç adam yanındaki iki kıza baktı. Marcella’nın suratı kırışmış, dudaklarına küfürler yerleşmişti. Her bir dala çarpışında sövüyor, derin derin nefesler alıyordu.
    “Bu halinle büyük anneme benziyorsun,” diye söylendi Holden kendisinini tutamadan. Kızın suratı dehşet ifadesiyle aydınlandı ve doğruca gözlerini adama dikti. “Yaşlı yatağında yatan biri olduğumu hiç zannetmiyorum, Holden,” diye burnundan soludu adeta kadın. Kahkahasına engel olamadı bir kez daha genç adam. Ormanın ürkütücü sessizliğini bozarken “Aslına bakarsan o ölü ve şu an böyle bir ormanda çürümekle meşgul, tıpkı senin gibi,” dedi ve kafasına doğru uçan taştan –Marcella’nın bu konuda biraz daha pratik yapması lazımdı- son anda kurtuldu. Sırıtışını silmeksizin Celia’ya döndü. Kıza da takılmak için bir şeyler aradıysa da, Celia o kadar ciddi görünüyordu ki ona bulaşmamayı düşündü. Lanet olası ormanda iki kızgın kız, isteyeceği son şeylerden biri olurdu mutlaka. Zira yükselen uğultular yeterince kızgın tehlikeyi işaret ediyordu, üçü de buna aldırmasa da.

    Dudaklarına bir melodi doladı genç adam. Mırıldanmayı severdi, Colton’ın aksine müzik aletlerine meraklı değildi ya da müzik onun hayatanın önemli bir parçasını kapsamıyordu. Yine de, mırıldanırdı, bunu severdi. Keskin dalların arasına girdiklerinde dikkatli olmalarını söylemek için kızlara dönecekti ki, yükselen yırtılma sesiyle geriledi. Göğsündeki yanma bariz bir şekilde hissedebiliyordu. Kahretsin, göğsü kesilmişti, değil mi? Kaşlarını çattı adam. Küfür savurarak üzerindeki t-shirtü düşünmeden çıkarttı. Göbek kaslarının –mugglelar buna baklava diyormuş, genç adam da hayli çok- hemen üzerindeki çizikten akan kanı iki parmağıyla sildi. Acımıyordu pekâla. Acısa da hissetmezdi zaten Holden. O acıyı hissetmezdi, acının ta kendisiyle göz göze geldiğinden beri.
    "Sanırım yaşayacağım," diye alaycı bir şekilde mırıldandığında iki kızın da kendisine bakmadığını fark etti. Arkalarını dönmüş, bir şeye bakıyorlardı. Onlara doğru bir adım attı Holden cebinden asasını çıkartarak. Ve o an, gördüğü şeyin Slytherin cübbesi olduğundan tamamen emindi. Belki de... Cübbeleri.

    *:
     


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Celia Annabeth Right

avatar

Lakap : Cel. Lia. Sally.
Mesaj Sayısı : 491
Kayıt tarihi : 28/05/12

Özel
Rp Puanı:
90/100  (90/100)

MesajKonu: Geri: dangerous place.   Ptsi Ağus. 13, 2012 8:45 am

    Celia yere yapışacak gibiydi. Hem de yüz üstü çamurun içine. Ormanın sınırlarına adım attığından beri bundan korkuyordu. Düşmekten değil, Holden'ın önünde düşmekten. Marcella ikisini neredeyse zorla ormana soktuğunda Celia'nın üstünde sımsıkı bir pantolon ve hafif topuklu ayakkabılar vardı. Son altı gecedir uyuyamayıp iksirlerle ayakta kaldığı düşünülürse Celia yere düşerse şaşırmayacaktı. Sadece utanacaktı.

    Düşmemek için bütün dikkatini adımlarına verdi, derin nefesler alıp çakralarını açtı ve başının dönmesini yok saymaya çabaladı. Eğer Mars onları buraya soktuysa önemli bir şeyler var demekti ve geveze Holden'ın Mars'a yardım edip edemeyeceği meçhuldu. Marcella'nın kendisine ihtiyacı olduğunda Celia her zaman orda duruyor olurdu. Olmak zorundaydı. Marcella onu anlayan tek kişiydi, Celia'yı yok saymamıştı tam aksine onla sırlarını paylaşmış ona güvenmişti. Celia da o güveni boşa çıkarmamak ve her ne kadar öyle görünmese de aslında yapayalnız olan Marcella'yı korumaya yemin etmişti.

    Anma şimdi Holden vardı. Geveze, can sıkıcı ve kızları çoraplarından çok değiştiren Holden. Acaba Marcella'yı ne zaman yüz üstü bırakacaktı? Celia kendine kızdı. Mars'ın zaten çok az arkadaşı vardı, Holden'ın gitmesini istemek bencillik olurdu. Bu konuyu düşünmek istemedi, düşüncelerini adımlarına verdi.

    “Bu halinle büyük anneme benziyorsun,” Ne olursa olsun, Holden susmayacaktı. Celia Marcella'ya bir göz attı ve açıkçası Holden haklıydı. Mars'ın ormanlara ve spor ayakkabılara -kendisinin aksine- alışık olmadığı barizdi. Önüne çıkan her dala çarpıyordu, yerdeki yer çukura ayağını daldırıyordu. Şey, ayrıca oldukça orijinal küfür edebiliyordu. Holden'ın cümlesini duyunca daha da hiddetlendi, Celia gözlerini kızdan kaçırıp yere dikti.

    “Yaşlı yatağında yatan biri olduğumu hiç zannetmiyorum, Holden,” diye tısladı Mars ama Holden sadece güldü. “Aslına bakarsan o ölü ve şu an böyle bir ormanda çürümekle meşgul, tıpkı senin gibi,” Celia tam ağzını açıp cevap verecekti ki tam yanından bir taş geçti. Ne yazık ki Holden'ın refleksleri mükemmeldi ve taştan zoraki kurtuldu. İyi diye düşündü Celia. Gözlerini sıkı sıkı yumup açtı ve adımlarını saymaya başladı. Dikkatini başka bir şeye vermek başının dönmesine iyi gelebilirdi.

    Bir süre daha yürüdüler ve ormanın "balta girmemiş" kısmına daldılar. Dallar oldukça sivriydi ve Celia'nın yüzüne kanlı öpücükler veriyorlardı. Sivri dalların tepesine tünemiş on kadar baykuş gırtlaklarından ürkütücü bir ses çıkarıyorlar ve geride bir şeye bakıyorlardı.
    "Sanırım yaşayacağım," dediğini duydu Holden'ın. "Kes sesini aptal," diye tısladı Celia ama çocuk onu duymadı.

    Gözlerini kısıp tekrar baktı. Cübbeler. "Ah Tanrım!" diye mırıldandı kendi kendine sinirle. Eli asasına gitti. Vücudu adrenalin pompalamaya başlamıştı bile, baş dönmesi gitmiş yerine heyecan gelmişti. Bir adım ileri çıktı ve hala yürüyenlere baktı. Armaları net göremiyordu ama bu kibirle kasılmış yürüyüşü ve gereğinden fazla dik omuzları biliyordu. Slytherin.

Celia:
 

Not:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Aretha Henderson
Gryffindor VI. Sınıf Öğrencisi
Gryffindor VI. Sınıf Öğrencisi
avatar

Mesaj Sayısı : 743
Kayıt tarihi : 19/07/12

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: dangerous place.   Salı Ağus. 14, 2012 12:21 am


    Heyacandan kasılmış suratıyla bile her zamanki gibi güzel görünüyordu Margeaux. Siyahlı yeşilli cübbesinin altına giydiği uzun topuklusuyla zaten uzun olan boyunu en az bir karış daha uzatmıştı. Altın sarısı saçları belinin biraz daha üstüne doğru iniyordu. Dolgun dudakları ve lapis lazuli mavisi gözleriyle bir tanrıçayı aratmıyordu görünüşü. Colton geldi ve genç cadının ince beline doladı kolunu. Genç adam Margeaux'a oldukça kibar davranıyordu. Hareketleri oldukça yumuşaktı. Belini sıkı kavramıştı ama canını acıtmıyordu. Diğer koluyla Marge'ı ittirerek beline sardığı kolunun üzerine doğru düşmesini sağladı. Yüzünde o şirin gülümsemesinden sonra genç cadıyı kaldırdı ve ufak bir selamla onu selamlayıp genç cadının zattığı yumuşak, uzun ince parmaklı eli zarif bir şekilde öptü. Bu, onların bir nevi merhabalaşma şekilleriydi. Onların arasındaki diyalogu, samimiyeti ve aralarındaki o aşılamaz arkaşalığı bilmeyen biri onları görse, sevgili sanabilirdi ama hayır, kesinlikle değillerdi. Colton, Margeaux'un o manada bir şeyler hissedebileceği ya da isteyebileceği belki de son kişiydi. Elbette Colton oldukça yakışıklıydı ama Margeaux onu kardeşiymiş gibi görüyordu. Gerçi Margeaux'un hiç kardeşi yoktu, olmamıştı ve olmayacaktı da, o kelimenin anlamını tam olarak bilemezdi. Bu, birçok kişiye dokunabilirken, Margeaux'un umrunda bile değildi. Kardeşinin olması daha kötü bir şeydi belki de. Ailesinin ona gösterdiği ilgi böylece ikiye bölünebilirdi ve bu hiç de hoş olmazdı. Ama yinede kardeş diye tanımlayacak kadar seviyordu onu Margeaux. "Ee, bu akşam ne yapıyorsun?" Margeaux düşündü, evet, bu akşam ne yapıyordu? Colton'un bunu ne için sormuş olabileceğini düşündü bir an için. Belki ortak salonda buluşmak isteyecekti, oradaki rahat koltuklara yayılıp sohbet etmeyi çok severdi ikisi. Belki de kütüphaneye gitmeyi önerecekti. Yasak olan bölüme... Orada bir şeyler karıştırmayı da seviyorlardı. Onlar beraber yaptıkları her şeyi seviyorlardı zaten. İkisi olduktan sonra her şey eğlenceliydi. Belki de şu dörtlü halleriyle gezerlerdi. Holden, Sonja, Colton ve Margeaux. İki Ravenclaw, iki Slytherin. Zaten Margeaux Ravenclaw'lıları oldum olası sevmiştir. Slytherinlilerden sonra tabii, onların yerini kimse tutamaz. Gerçi Ravneclawlılarda da arada birkaç istisna yok değil. Mesela Marcella... Marcella Oswald. Margeaux o kıza hep sinir olmuştur. İkiyüzlü, bencil, yalancı bir sürtüktü ona göre. Gerçi, kendisi çok mu farklıydı ondan? Margeaux bazen bunu düşünüyordu, Marcella nasıl olmuş da Slytherin'e seçilmemişti. Yaptığı her şey buram buram Slytherin kokarken Seçmen Şapka gitmiş, onu Ravenclaw'a seçmişti. Tamam, kız düşünüp hareket etmeyi seviyordu ama Slytherinliler çok mu salaktı sanki? Onlar Ravenclawlılardan daha çok düşünüyorlardı belki de. Onlardan daha çok tehlikeli ve kötü işler yaptıklarından, yapacakları şeyin ortaya çıkması durumunda olabilecekleri bile düşünmek zorundaydılar.
    "Hiç bir işim yok doğrusu. Holden ve Sonja'yı da yanımıza alıp bir şeyler mi yapsak?" Margeaux konuşurken eğdiği başının üstünden düşen bir tutam altın sarısı saçını üfleyerek düşmesini engellemeye çalıştı. Geriye attığı saçı tekrar önüne düşünce eliyle geriye doğru savurdu. "Şey, aslında Holden, bu gece Marcella ve Celia ile beraber Yasak Orman'a gidecekmiş. Sonja ile de Holden yokken pek ilgileneceğini sanmıyorum. İkimiz bir şeyler yaparız diye düşünmüştüm aslında." Colton'un soran gözlerinin üstünde, cevap beklerken kalkmış kaşları oldukça düzgün görünüyordu. Margeaux'un Holden'e gözle görülür bir ilgisi vardı. Holden'de karşılık veriyordu tabii. Birlikte takılıyorlardı, hatta beraber bile olmuşlardı. Margeaux Holden'in oldukça çapkın olduğunu biliyordu tabii ama onun adının yanında "Marcella" ismi de geçince o sürtüğün neler yapabileceğini düşünüyordu. Kızlara şeytan, erkeklere melek kesilen sürtüğün adı bile Margeaux'u sinirlendirebiliyordu. Holden, Marge'ın Marcella'ya sinir olduğunu bildiği halde böyle bir hata yapmışsa, pişman olabilirdi, olurdu. Margeaux pişman ederdi. Hele de Yasak Orman'da! Gerçi, öyle bir şey yapacak olsaydılar, Celia'nın onlarla işi ne? Ve Corton'a neden bahsetsin ki? Colton, Margeaux'un yine düşüncelerle boğuştuğunu görünce Ee, ne diyorsun? der gibi elini salladı. "Şimdi aklıma geldi de, Annika'yla bir programımız vardı. Yapılacak birkaç şey işte." Gülümsemesi yüzüne yayılırken Colton başını salladı ve Margeaux'a gülümsedikten sonra genç cadının yanından ayrıldı.
    ***
    "Annika, Annika! Gece yarısı hazır ol, Yasak Orman'a gidiyoruz!" Margeaux heyecanla bunu Annika'ya söylerken ondan da şaşırtıcı bir tepki bekliyordu. "Aa!" yada "Nasıl yani, niye ki?" gibi bir tepki. Şaşırtıcı yani! Ama bir şey olmadı, sadece kafasını salladı. Bir insan nedenini bilmeden, ne yapacağını bilmeden sadece başkasının sözüne dayanarak bir yere gidemez ya. Hem de yasak bir yere. Margeaux anlamaz bakışlarla Annika'ya bakarken. Annika gülmeye başladı. Gülerken öne doğru eğildi, gülmesinden sarsıldı ve Margeaux da ona katıldı. "Tamam, neden gidiyoruz, anlat bakalım." Margeaux ona Colton'dan öğrendiği şeyleri anlattı. Gece yarısı Ravenclawlılar ortak salonlarından çıktıktan sonra onları takip edecek ve ne yaptıklarını öğreneceklerdi. O sırada kapının dışından fısırtılar gelince Margeaux koşarak gitti ve kapıyı açtı. Karşısında Euterpe ve Primorse'u görünce şaşırdı demek yalan olurdu. Onların yatakhanesinin yakınında olabilcek bir tek onlar vardı zaten. Euterpe'nin gözlerindeki ışıltıdan anladığı kadarıyla, Annika'ya Colton'un söylediklerini aktardığı sırada, yeteri kadar şey duymuşlardı. Sonuç da Ravenclawlı üçlünün peşinden dördünün gideceğiydi.
    ***
    "Elimizi çabuk tutmazsak onları gözden kaybedeceğiz kızlar. Biraz hızlı!" Yasak Orman'a giderek onları takip edeceklerini biliyordu Margeaux, ama bu kadar çamurlu yollardan geçecekleri aklına gelmemişti. Gündüz giydiği kadar yüksek olmayan topuklu ayakkabılarını çıkardı sonunda. Kızlar sık ağaç dallarından kurtulmaya çalışa çalışa zaten oldukça yavaş ilerliyorlardı ve onları gözden kaybetmek üzereydiler. Görünen o ki, takip ettikleri üçlü buralardan geçeceklerini biliyorlardı ki rahat ayakkabılar giymişlerdi, iyi ilerliyorlardı. Sonunda dayanamayarak topuklu ayakkabılarını çıkardı ve eline aldı. Evet, çıplak ayakla yürümek zorundaydı. Buraya kadar gelmişken onları gözden kaçırıp geri dönemezlerdi. Bu soğukta ince giyindiğine mi üzülsün, yoksa çamura batmış çıplak ayaklarına mı, bilemedi. Kızlarla aralarındaki konuşma ilerlerken Margeaux Holden'ın sesini hemen tanıdı. "Sanırım yaşayacağım," Margeaux ona bir şey olduğunu düşündü ama yanında Marcella varken ona ne olabilirdi ki? Kızın onu koruyacağı apaçık ortadaydı. Sürtük. Daha fazla dayanamazdı, Holden'a bir şey olduysa yardım etmeliydi. Hem, oldukça ilerlemişlerdi artık. Yanlarına gidebilirlerdi. "Kızlar, yanlarına gidiyoruz." Yönetmekten ziyade, yönlendirmek gibiydi Margeaux'un sesindeki ton. Arkadaşlarına karşı böyle davranmazdı. Biraz daha hızlandılar. Onlar yerdeki kırılıp yere düşmüş dallara bastıkça zaten kırık olan dallar çatırdıyor, sesler çıkartıyordu. Üçlü, çatırdayan dalların sesleri duymuş olacak ki, asalarını ellerine alıp Slytherinlilere doğru döndüler. Yeşil cübbeli cadılar yüzlerindeki bariz sinsi gülümsemeyle ne dolap çevirdiklerini öğrenmeye çalıştıkları üçlüye bakıyorlardı.


    Renk kodum:
     
    Spoiler:
     
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Euterpe Châtillon

avatar

Lakap : Persephone ama peri kızı da var. Aşkım diyebiliyor sadece.
Rp Sevgilisi : LC'ye çok aşık lakin kavuşamıyor.
Mesaj Sayısı : 953
Kayıt tarihi : 25/03/12

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: dangerous place.   Salı Ağus. 21, 2012 7:04 pm




    Omuzlarına dökülen saçlarını elinin savurması ile arkasına attı ve aynada yüzüne baktı. Bugün daha bir solgun görünmesine karşın, canının sıkıldığı ortadaydı. Sağ elini yüzünde gezdirirken bir melodi ortaya çıkıvermişti dudaklarının arasından. Her mırıldanışı daha çok enerji depolamasını sağlarken, içinden bir ses sabretmesini söylüyordu. Derslerin olmadığı, öğrencilerin odalarına kapandığı ve elbette ki sabır isteyen gece. Severdi geceleri, özellikle dışarıya çıkıp çimlerin üzerine uzanmayı. Belki Arys yanına gelir ve tanrıçasının etrafında dolaşırdı. Kendisini tehlikelerden koruyan yılanı, sanki bebeğiymişçesine seviyordu. Farklıydı onun için elbette, biricik babasından kalan önemli bir mirastı. Bakışlarını pencereden dışarıya dikerek sıkıntılı bir şekilde nefes aldı. Kuzeninin gönül işleriyle uğraşası bile yoktu. Üstüne üstlük sevgilisi ile arası bozuktu. Bu muydu mutlu senesi? Böyle bir şey olacağı aklına bile gelmemişti. Aslına bakarsa ona sevgilim diyemeyecek kadar korkaktı. Bir erkeğin bu konuşmada nasıl tepki vereceğini bile bilmiyorken, ne diyebilirdi? Kendisine yöneltilen soru karşısında afallamıştı sadece. Aynadan uzaklaşarak uzandı yatağına, bıkmışçasına. Yorgun değildi, uyumak istemiyordu. Kitap okumak? O bile aklından geçmiyordu. Elinde sadece birkaç aşk romanı vardı. Masallar… Şu çocukken annelerimizin okuduğu prenses ve prens dolu masallar. Hiç birine inanmıyor, canını acıtıyordu her kelimesi. İnanmıyordu, yoktu böyle bir duygu. Eğer sevseydi gelirdi, sadece bunu biliyordu. Ne zaman görse, kendisine bakmayan kara gözlere lanet ediyordu. Bu kadar kolay mıydı, sahi ya erkekti o. Boşuna zamanında adı feministe çıkmamıştı. Karanlık tavan içini kasvetle doldururken efsunlu ayı görmek istediğine karar verdi. Belki o zaman maziyi unuturdu, istemediği halde. Lakin buna pek inanmıyordu tanrıça, biliyordu suçlu hissedeceğini. Kalbi kırılmış, bütün huzuru bir cümle içinde yok olmuştu. Belki mutsuz olmayı hak ediyordu, buna mahkûm edilmişti. Yatağına uzattığı ayaklarını indirirken doğruldu ve aynanın kenarına astığı yeşil ve siyahlarla tasarlanmış cüppeyi geçirdi üzerine. Hazır olduğuna emin olunca açtı kızlar yatakhanesinin büyük kapısını ve adım attı güzel kokulu ortak salona. Ne zaman buradan geçse zümrüt yeşili renkler gözlerini alıyor ve sıcak bir yuva ortamı yaratıyordu beyninde. Ayakkabılarının topuk sesi çıkartmamasına özen göstererek indi merdivenlerden, çıkış kapısına ilerlerken kendisine bakan bir büyücüye gülümsedi ve sessiz olmasını belli edercesine işaret parmağını dudaklarına götürdü. Kaçış. İnsanlar her zaman bir şeyleri görürdü ancak önemli olan onları susturmasını bilmekti.

    Boş koridorda yankılanan topuk seslerine aldırış etmeden ilerledi. Profesörlerin onu görmeyeceğini bildiğinden rahattı bir bakıma ya da teyze torpiliydi bu. Ailesinde iki tarafında Hogwarts’ın profesör kadrosunu doldurduğunu bildiğinden mutlu ve gururluydu. Bir yılan olabilirdi, özellikle bina ayrımı da yapmazdı ataları gibi. Ancak seviyordu okulunu. Burası Yunanistan’dan sonraki tek yuvasıydı belki de.
    ‘‘Ah burnumda tütüyorsun, Medialine Cynnton.’’ dedi büyük bir sitemle, her ne kadar büyükannesinin duymayacağını bilse bile. Kendisine has büyük bir odası, atları ve denizin o hırçın dalgaları… Rüzgârı da unutmamak gerekti. Ancak en çok mitoloji tapınakları hoşuna gidiyordu. Bazen öyle bir seviyordu ki efsaneleri, onların atası olabileceğini düşünüyordu. Efendisi Salazar’ı adeta çıkartıyordu aklından, istemese bile. Athena, Zeus, Ares… Nasıl olur da gerçek olmazlar, diye ağlardı küçükken. Annesinin yatıştırıcı sözleri teselli ederdi, minik yılanı. Hala kulağında çınlardı sesi. Yasak orman’a adım atsa bile uyarırdı onu, kutsal ses. Hatırladıkça gözleri doluyor, sanki anne özlemi ile yanıyordu bedeni. Yine özlemiş ve hatırlayacak yapacağını yapmıştı. Hani maziyi silecekti. Ah Euterpe, hatalar üstüne hatalar yapmaktan neden vazgeçmiyorsun? Düşüncesi yüzünden beyni durulurken adım attı bahçeye. Yüzüne çarpan rüzgârla birlikte afallasa bile kendine gelmeyi diliyordu. Çünkü rüzgâr öyle bir esiyordu ki, sarhoş ediyordu insanı. Uçuşan ve ay ışığı ile birlikte kızıla dönen saçlarını cüppesinin içine yerleştirirken kapüşonunu geçirdi başına dikkatlice. Tanınmak istenmezdi, çünkü biliyordu bu gece yalnız olmayacaktı.


    ~ ~ ~


    Ortak salona dönerken, ay ışığının kudreti karşısında tüm lanetinden arındığının farkındaydı. Lanet, cadıyı öyle bir kapsamıştı ki sanki bir bütün olmuşlardı. Tek merak ettiği bir şey vardı tanrıçanın. Nereden geldi bu lanet? Her seferinde cevaba bu kadar yaklaşırken tek seferde karmaşaya dönüyor, adeta bambaşka hisler içine bürünüyordu. Ortak salona girdiği an da Prim’i gördü ve elini kaldırdı hafifçe. Merdivenin başına dayanarak melodik sesinin yankılanmasına izin verdi.
    ‘‘Tanrı aşkına Prim, benimle gel ve biraz olsun çenemi çek.’’ Ardından kırmızı dudaklarından çıkan bir öpücük sesi ile kızın yüzünü buruşturmasını sağladı. Neşeli değildi, sadece öyle olmaya çalışan lanetli bir tanrıçadan ibaretti. Arkasından gelen ayak sesiyle birlikte tebessüm ederken Marg’ı rahatsız etmeye karar verdi. Sonuçta yakın dostunu bu eğlenceli geceden mahrum bırakamazdı. Yatakhanenin kapısına yaklaştıkça kulağına ulaşan ses sayesinde afallarken duraksadı. Kapı dinlemezdi ancak kulaklarının yüksek ses algılayıcıları sayesinde buna hayır diyecek de değildi. Kapının eşiğinde beklerken Prim’e gelmesini işaret etti. Bu gece kesinlikle yalnız olmayacağını biliyordu, altıncı hissi fazla mı kuvvetliydi sanki? Birkaç dakikanın sonunda kapının açılması ile dostuna el salladı. Parıldayan karamel renk gözlerinden, Marg’ın anladığını biliyordu. Sonuç olarak yakın dosttular. Euterpe nerede, eğlence orada elbette belayı da unutmamak gerek.



    ~ ~ ~


    Ayaklarıyla bastığı dallar yüzünden ses çıktıkça yunanca bir küfür savuruyordu tanrıça. Marg’ın yakarışlarına da gözlerini deviriyordu. Acele olacaksa neredeydi bu işin eğlencesi? Yüzüne çarpan rüzgâr karşısında savunmasızca titredi tüm bedeni. Günlerdir adam gibi yemek yemediği için midesi bulanıyor, adeta kendini rezil ediyordu bu şekilde. Prim’in endişeli bakışları karşısında gözlerini devirerek devam etti yoluna. Kızların sohbetini sessiz bir şekilde dinlerken kendisi gibi lanetli olduğunu düşünen yakın dostunun sesi ile canlandı. Holden’dan başkası değildi bu. Tebessüm yüzüne yayılırken Marg’ın ikinci bir yönlendirmesi ile tekrardan gözlerini devirdi. Çok sık olmaya başlamıştı artık bu tepkileri, korkmaya başladığı aşikârdı. Tanrım, yoksa deliriyor muyum? Devam ederken bir an önce ulaşmayı diliyordu, yoksa bu soğukta ölebilirdi. Ancak dallar yüzünden hesap edemedikleri sesler vardı. Bunu diğerlerinin duyduğunun da farkındaydı. Son dalın çıtırtısı ile üç kuzgunun asalı elleri ve gözleri de yılanlara dönmüştü. Ravenclaw’lıları sevdiğinden ve kendisi de biraz öyle sayıldığından en arkada olmayı kesip Marg’ın yanına geçerek kolunu omzuna yerleştirdi ve sessizce mırıldandı.
    ‘‘Bizsiz, özellikle de bensiz nereye? Tanrı aşkına, bunu yazdım bir kenara Holden’cık!’’ Neyse ki sesi ormanda yankılanmamıştı. Sonra başlarına geleceklerden sorumlu olamazdı, tanrıça.



~:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Maral Avakian

avatar

Lakap : Maral. Sadece Maral.
Rp Sevgilisi : Yalnız. Ezilgen.
Mesaj Sayısı : 178
Kayıt tarihi : 08/07/12

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: dangerous place.   Çarş. Ağus. 22, 2012 8:22 am

    Üzerindeki pijamanın çizgilerini ince uzun parmakları ile takip ederken yaklaşık iki gündür uyumadığını gözlerinin kızarıklığından anlayabilirlerdi. Gözleri yanıyordu. Bembeyaz suratının üzerinde parlayan koca gözleri ile ayın parlak yüzeyine baktı, kasvetli duvarların kokusunu içine çekti, Salazar’ı hissetti, kanında… Sonra gözlerini araladı, aklına gelen ilk sözleri mırıldandı. “Yalancıyımdır biraz ama inan bana, sarhoşken çok sahiciyim. Yine fazla içmişim bu akşamda, coşmuş kalbim of nal gibiyim…” Daha faza sürdüremedi, yalnızlığın berrak sularında yıkanırken bedeni hiç olmadığı kadar sessizliğe gömüldü beyni, düşünceleri, başkalarına ait olan bedeni. “…Sağır, kör, dilsiz görünür kalbim, ama bil ben aslında iyi biriyim.” Tekrar sessizliğe bürürken sesini kimsenin duymadığına emindi. Beyni ve kulakları o kadar meşguldü ki çevrede olup bitenleri sezemiyordu. Uzun siyah saçlarını elleri ile arkaya attırırken bir hareketlenme hissetti ve olduğu yerde kaldı. Karamel rengi gözleri parlayan kız arkadaşını gördü. Euterpe. Bu sefer nereye gidiyor olabilirdi. Dışarı çıkana kadar gözleri ile onu süzmeye devam etti. Sonra tekrar döneceğine karar verip özlerini yumdu. Anında anılarıyla buluştu, rüyaları onu eski bir dost gibi kucakladı…

    Tekrar uyandığında gözlerinin hala yandığını hissedebiliyordu. Ay hala tüm parlaklığı ve olandan küçük görüntüsü ile tepede parlıyordu. Ne kadar zamandır uyuyordu? Bir saat, hayır. İki mi, üç mü? Bunu boş verip yataktan kalktı ve suratını yıkamak için ortak salona sonradan eklenen küçük banyolardan birine gitti. İçeriye hala genç öğrencilerin sıktığı parfüm kokusu hakimken midesinin bulandığını hissetti genç kız. Birkaç gecedir yaptığı gibi yüzüne soğuk su çarptı ve ayıldı. Bir daha uyuyamayacağını bildiğinden mütevellit, üzerine geçirdiği Slytherin yeşili ceketine iyice tutundu ve ortak salon ile yatakhaneleri birleştiren mervdivenlerden yavaş yavaş indi. İndi mi, ayaklarını mı sürükledi kendi de bilmiyordu açıkçası. Bağırmak, özgür olmak istiyordu. Annesi eskiden ona “Ne olmak istiyorsun?” dediğinde, her seferinde “Kuş olmak, uçmak istiyorum.” Derdi. Annesi gülümser ve “Söyle bakalım, nereleri gezmek isterdin?” diye sorduğunda ise gülümser ve “Her yeri, tüm dünyayı. Ben özgürlük istiyorum, mesafeleri yok etmek istiyorum, babamın bize yaptıklarını çocuklarıma yapmak istemiyorum.” Derdi. Annesi her zaman bu laflarına karşı çıkardı. Hangi anne çocuğunun babası hakkında böyle düşünmesini isterdi ki? Annesini daha dün görmüşçesine hatırlıyordu...

    Ortak salonun yumuşak koltuklarına bıraktı kendini ve duvarların desenlerini incelemeye başladı. Gözlerinden akan iki damla yaşı, sanki birisi varmışçasına gizlemeye çalıştı. Ayağa kalktı ve halının deseni ile terliklerinin oluşturduğu görüntüye baktı. Yürürken bir yandan da düşünmeye çalışıyordu. Ardından dışarıdan gelen ayak sesleri üzerine derin bir nefes aldı ve arkadaşını beklemeye çalıştı. Kapı açıldı ve Eurtepe, Tanrıçayı andıran her zamanki asil görüntüsü ve azametli yürüyüşü ile içeri girdi. Hiç şaşırmamış olsa gerek ki, merdivenlere dayandı ve elini yavaşça kaldırdı. “Tanrı aşkına Prim, benimle gel ve biraz olsun çenemi çek.” Sonra kırmızı dudaklarını büzüştürdü ve bir öpücük sesi çıkardı. Prim’in ister istemez suratı buruştu. Sonra genç kızın karamel rengi gözlerine baktı. Yatakhanenin merdivenlerini beraberce tırmanırken Euterpe kapıya kulağını dayadı ve can kulağı ile dinlemeye başladı. Kaşlarını çattı Prim. Bu onun doğasına oldukça aykırı bir şeydi. Sonra Eu ona yaklaşmasını işaret etti, Prim yaklaştı ve dinlemeye koyuldu. Kapı aralandı ve Marg ile burun buruna geldiler. Gece yeni başlıyordu…

    Yasak ormanın içine doğru yürümeye devam ederlerken Eu’nun arkasından hiç ayrılmıyordu. Hiç konuşmuyor, olanların hepsini beynine kazıyordu, Marg yakınıyordu, Eu küfürler savuruyordu. Sadece işin sonunda ne olacağını bilmeyen ve büyük bir ateşle Primus’u isteyen bedenini sürüklüyordu. Gözleri endişeli bakıyordu. Her zamanki rahatlığından eser yoktu. Gözleri daha da büyümüş, rengi biraz daha beyazlaşmıştı. “Kızlar yanlarına gidiyoruz.” Son anda oradaki Rav’ları fark eden Prim’in gözleri daha da açıldı. Çıtırtılar ister istemez yankılanırken Marg’ın yönünden sapmıyorlardı. En son hatırladığı şey boş beyninde yankılanan melodik sesti. “Bizsin, özellikle de bensiz nereye? Tanrı aşkına, bunu yazdım bir kenara Holden’cık.” Bir kahkaha patlattı Prim. “Tanrı aşkına! Siz burada başınıza bela mı arıyorsunuz? Tanrım!” Gözlerini Holden’ın gözlerine dikti. Yine aynı melodi kafasıda geziniyordu. Kafası acıyordu. Bedenine kramp girmişti resmen, kıvranıyordu içindeki diğer Prim. Kurtar, diyordu. Bu iş burada bitmez, kaç, diyordu. Kaç! Ve gece böylece başladı. Kaçacak cesareti bulamayanlar için…
Bakınız.:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
dangerous place.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: H O G W A R T S :: Okul Arazisi :: Yasak Orman :: Eski Köşk-
Buraya geçin: