Whisper of Death RPG
Sitemize hoş geldiniz.
Lütfen giriş yapınız ya da üye olunuz.

WoD Yönetimi.



 
AnasayfaKapıSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Not My Daughter!

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Ophelia L. Anton

avatar

Lakap : Opal
Rp Sevgilisi : Sabinus, my love.
Mesaj Sayısı : 75
Kayıt tarihi : 24/08/11

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Not My Daughter!   Perş. Tem. 19, 2012 11:19 am

x edit x
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Ophelia L. Anton

avatar

Lakap : Opal
Rp Sevgilisi : Sabinus, my love.
Mesaj Sayısı : 75
Kayıt tarihi : 24/08/11

Özel
Rp Puanı:
99/100  (99/100)

MesajKonu: Geri: Not My Daughter!   Perş. Tem. 19, 2012 12:12 pm

    Uzun ve şeytani parmakları elinde tuttuğu bardağı yavaşça çevirirken bardağın içindeki kanın sallanışını izledi dudaklarına bulaşan kanı yalayan genç kadın. Bakışları ölümcül, tehlikeli ve her an her şeyi parçalayacakmış gibiydi. Gözleri öylece bardağa takılmış, uzun masanın diğer ucunda oturan adamın varlığını dahi yok sayıyordu. En az saçları kadar siyah kaşlarını çatarak derin bir nefes aldı. Ses tonu bir buz kadar soğuk, tam da ona yakışır şekilde mesafeliydi. "Merlin aşkına-" dediği sırada bu alışkanlıktan vazgeçmesi gerektiğini düşündü. Lanet büyücü kanı içinde dolaşan lanet ile zehirlendiğinde hayatında uğruna aşk yaşayacağı, ona inanacağı tek bir adam kalmıştı geriye. Sarkık donuna sahip çıkamayan yaşlı bir büyücü değildi bu, kocasıydı. "Sizden taze kan istedim. Taze kandan anladığınız bu mu?" Sustu, elindeki bardağı öylece yere attığında uzayan dişlerini hissedebiliyordu. "Ölü sığır kanı mı? Sahiden?" Dişleri kontrol edilemez bir şekilde öne çıktığında eğilen hizmetliyi gördü. Korkmuş görünmüyordu; hayır, bu adamın gözlerinde endişe vardı. İlginç bir şekilde Ophelia bu adamı severdi; sessiz, sakin ve itaatkardı. Masanın karşısında oturan adamın tam tersine. Bakışlarını uşaktan ayırarak karşıda oturan genç vampire dikti kadın. Sol bacağını sağ bacağının üzerine atarak uzun tırnaklarıyla sandalyede ritim tutmaya başladı. Gözleri onun gözleriyle kesiştiğinde tısladı. "Bana söyleyeceğinin hepsi bu mu, Ryder? Batı yakasında birkaç hainin olduğu mu?" Genç vampirin gözlerindeki meydan okumayı görebiliyordu. Merl- Sabinus aşkına, bu adamı sevmiyordu. Kocasının baş adamı olmasını kabullenmiyor, ona tek kelime dahi etmek istemiyordu.

    Adamın bir cevap vermesini beklerken onun kafa sallamayla yetinmesi üzerine derin bir nefes aldı. Eline uzatılan kanı kaptığı gibi bardağı burnuna götürdü. İşte bu, diye düşündü. İşte bu taze kandı. Küçük bir yudumla vücudunu ödüllendirerek bardağı ağır bir şekilde masaya bıraktı. "Vampir Lordu yardımcısı olarak görevin Ryder, lord görevdeyken karışıkları engellemek. Onun arkasını korumak. Bunları leydiye söylemeden önce önlem almak. Yok etmek," dedi sesindeki bariz katılığı ortaya koyarak. Adama attığı ölümcül bakışları saklama gereği duymuyordu. Eğer kocası olmasaydı, eğer Sabinus izin verseydi... Onu öldürürdü. Sonsuzluğa hapsolmuş bu vampiri, tek bir ısırığıyla hiçliğe yollardı. Nedenini düşünmemişti genç kadın. Görünüşte zararsızdı karşısındaki vampirin bakışlardı. İtiraf etmek gerekirse yetenekli ve zekiydi de; ancak onda bir şeyler vardı. Kadının hoşuna gitmeyen bir şeyler. Yeşil gözlerini odanın içerisinde gezdirmeye başladı. Eski tarzda döşenmiş olan odanın duvarları bordoyla boyanmış, devasa salonunun ortasına yalnızca uzunluğu hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bu tahta, antika masa konulmuştu. Toplantı salonu. Burada bununla uğramak istemiyordu, lanet olası batı yakası umurunda bile değildi. "Ve sen bana Batı yakasında isyankarlar olduğunu söylüyorsun." Biraz daha kan... Dudaklarının ferahlamasıyla normalde bu kadar asabi olmayan kadın, sanki mümkünü varmış gibi kaşlarını biraz daha çattı. Bu adamı sevmemesinin nedeni aklında yanıp sönen bir ampülle parıldar gibiydi. Viviane. Hayatı boyunca sahip olabileceği tek çocuğu. Gözlerini yumarken onu özlediğini düşündü. Batı yakasını pekala yönetebilirdi. Pek çok yeri yönetebileceği gibi. Ve, işte tam da bu yüzden ondan kilometrelerce uzaktaydı.

    Büyük bir savaştı bu; yüz binlerce yaratığın, insanın, büyücünün öleceği bir savaş. Kazanan ise onlar olmalıydı... Olacaktılar da. Bunun için biraz daha emek diye düşündü, sadece biraz. Vivane ve Sabinus yanında olmayabilirdi ancak bunu yapmak onun göreviydi. Her ne kadar ikisini de delicesine özlese de, burada oturmuş hepsini öldürmek için can attığı yaratıklarla aynı odada geleceklerini konuşuyordu. Ne güzeldi ama! Hahlayarak gözlerini açtı. "Halledeceğini düşünüyorum Marcus. Bir iki aptal vampiri öğle yemeğim yapabilirim; ya da sabah kahvaltım. Akşam yemeğime daha iyilerini saklarım." Suratına yayılan alaycı sırıtış dile getirmediği her şeyi anlatır gibiydi. "Buna rağmen... Boston'da güzel işler yaptığını duydum. Ordu için birkaç güçlü adam toplamışsın. Bu konu hakkında söyleyeceğin şeyler var mı?" Adamın her an her şeye hazır görünen suratını süzdü. O konuşmaya başladığında tek isteği bir an önce bu azabın bitmesiydi. Ve belki de eşi ve kızına kavuşmak.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Marcus T. Ryden

avatar

Lakap : Theo
Rp Sevgilisi : Yok.
Mesaj Sayısı : 17
Kayıt tarihi : 18/02/12

Özel
Rp Puanı:
96/100  (96/100)

MesajKonu: Geri: Not My Daughter!   Cuma Tem. 20, 2012 9:26 am

    Vampirlerin kasvetli olduğunu herkes bilirdi. Fakat buranın o kasvetten olmadığı çok barizdi. Leydi’nin bulunduğu her ortam vampirlerin bile içini bunaltacak kadar karanlık ve dar olurdu. Sanki nefes alımları zorlaşıyormuş gibi gelirdi herkese; sanki çok ihtiyaçları var da. Marcus, yeni görevden dönmüş olmasının verdiği rahatlıkla Leydi’nin odasına girdiğinden bu yana hiç minnet görmemişti. Varlık dediğin bir teşekkür eder, değil mi? “O kadar kocanın yerine orduya bakıyorum. Kaltak!” diye içinden söylendi Marcus. Bir yandan Leydi’den gözlerini kaçırmaya çalışıyor, bir yandan da göz temasını koparmamaya çalışıyordu. O gergin, sert yüzündeki hatlar durmadan şekil değiştiriyordu. Fakat onu sık gören herkes bunu tuhaflamazdı. Çünkü Marcus’un yüz hatları her zaman tuhaf hareketler yapardı; anlamsız tuhaf hareketler.

    "Ve sen bana Batı yakasında isyankârlar olduğunu söylüyorsun." Tam bir aç gözlü kaltaktı. Elindeki bir bardak kan için dışarıda vampirler canlarıyla savaşırken o burada kan beğenmiyor ve yerlere atıyordu. Gereksizce tüketiyordu. “Lordum sayesinde bu kadar rahatsın. Kaltak!” Marcus’un içinden geçenleri duymadığına emin olduğu için rahat rahat sövmek çok hoşuna gidiyordu. Yarı tebessümlü suratıyla dediği şeyi onaylar gibi kafasını salladı. Ama tebessümün kendine olmadığını bilmesi için elinden geleni yapardı Marcus, ama o lanet olası sürtük bir Leydi’den başkası değildi.

    Eskimeye yüz tutmuş bir ahşap masalı dar odada dakikalar akıp giderken savaş devam ediyordu dışarıda. Lord ve manevi kızı görevde, tüm iyi savaşçılar seferde fakat bu kaltak buradaydı. Orada oturmuş çok şey yapıyormuş gibi takılıyordu. İşte, Marcus’u en çok bu sinir ediyordu. Gözleri yere dalmış olan Leydi’ye bakarak “Başka bir şey var mı?” dermişçesine boğazını temizledi. "Halledeceğini düşünüyorum Marcus. Bir iki aptal vampiri öğle yemeğim yapabilirim; ya da sabah kahvaltım. Akşam yemeğime daha iyilerini saklarım." Yeniden kafasını havaya doğru dikerek konuşmaya başlamıştı bizim kaltak. Gerçekten nefret edilesi sürtükler vardır ya; işte, onlardandı bu. O suratındaki gülümsemeyi alacaksın… Neyse! Tam arkasını dönüp odadan çıkmaya niyetlenmişti ki Leydi konuşmasına devam etti, fakat daha donuk ve gereksiz bir şey söyler ses tonuyla: "Buna rağmen... Boston'da güzel işler yaptığını duydum. Ordu için birkaç güçlü adam toplamışsın. Bu konu hakkında söyleyeceğin şeyler var mı?" Az önce takdir mi etti bu? Şaşkın bir şekilde yüz hatları dans ederken suratında Marcus, gözlerini Leydi’ye kenetlemişti.

    “Evet.” Kuru boğazı ona oyun oynuyordu. Uzun süredir burada ayak duruyor ve ağzını hiç açmıyordu. Boğazını temizler gibi yapıp “Boston’da toplam sekiz adam ordumuza katıldı. Üçü yeni dönüştürüldü fakat vücutları gayet yeni haline uyum sağladı. Şu an aşağıda gözetim altındalar. Diğerleri de ustalar tarafından kısa eğitime alındılar.” Leydi’nin dinleyen bir hal takılmadığı her halinden belliydi. Ama bunları söylemesi gerekiyordu ve söylemişti de. “Bir de…” İlgiyle kafasını kaldırmış olan Leydi’ye bakarak “Size hediye anlamlı bir şey getirdim.” dedi. O şeyi unutmadığı iyi olmuştu. Bunu yapmaya mecbur değildi ama Lord’una hizmet ediyorsa onun Leydi’sinin de söylediği şeyler görev sayılırdı. Daha fazla uzatmadan dışarıya doğru seslenmek için ahşap kapının aralığından dışarıya uzandı. “İçeriye getirin onu!” dışarıdan gelen sesler Leydi’nin dikkatini çekmişti mutlaka. Marcus’un ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışan bir yüz ifadesi takınmıştı. Fakat merakı uzun sürmedi: İçeriye iki tane dev gibi adamın arasında gözleri bağlı ve kolları-ayakları prangalı sıska bir adam getirildi. Leydi’ye yabancı gelmeyen bu adam, kimseye yabancı gelmiyordu. Uzunu süredir Leydi’nin baş hizmetkârlığını yapan bu vampir kısa süre önce ırkını satmıştı. Onun yüzünden ufak da olsa uğraştırıcı sorunlar çıkmıştı Vampire Town’da. Leydi’nin istediği gibi sağ olarak sunulan bu adamın göz bandını bizzat kendisi, Marcus çıkardı. Nerede olduğunun yarı farkında olan orta yaşlı görünümlü adam, Leydi’yi fark ettiği an yalvarmaya başladı. Gereksiz olmasına rağmen herkes bunu yapardı. Tam bir klişe olan bu tavır hiçbir zaman çözüm olmadığı gibi işi kolaylaştırırdı.

    Sandalyesini gıcırdatarak yerinden kalkan Leydi, ağır adımlarla adama doğru yürürken gözlerini bir an Marcus’a dikti. Kısa bir bakışın ardından adamın önünde ayakta dururken gözlerini delici bir şekilde yalvarmakta olan adama dikti. Kafasıyla yukarı kaldırın şunu der gibi ir hareket yapınca adamı içeri getiren iki dev vampir kollarından tuttukları gibi adamı ayağa kaldırdılar. Karşı karşıya duran iki yaratık nefretten deliye dönmüştü. Leydi, sol eliyle adamın boğazını kavradı ve o uzun tırnaklarını adamın boynuna batırdı. Acı veren bu olay sırasında çıkan kan kokusu Marcus dâhil odada bulunan diğer tüm vampirleri doğal olarak tıslattı. Normal bir şey olduğu için kimsenin ilgisini çekmeyen bu olay geçip giderken Leydi’nin boşta kalan diğer eli adamın gömleğini düğmelerini buldu. Seksi bir şekilde gömleğinin düğmeleri parçalayan Leydi’nin ne yapacağını kestiren Marcus, gözlerini yere doğru dikti. Yere dikmesiyle çıkan ıkınma sesi odanın kan kokusuyla dolup taşmasına neden oldu. Yere düşen adamın çıkardığı patırtı ile kafasını adama çeviren Marcus, elinde adamın kalbiyle duran Leydi’ye baktı. O an Marcus’a gözlerini diken Leydi, elindeki kalbi alması için bir hareket yaptı. Elindeki kanlı kalbi almak için yanına giden Marcus, yaptığı işten gayet zevk alır bir hal takınmıştı. O soğuk kalbi eline aldığında Leydi’nin o donuk dudaklarından samimi olmaya çalışan birkaç kelime döküldü: “İyi işte çıkardın, Marcus. Bu başarın karşılıksız kalmayacak.” Herkesin saygı duyması gerektiği bir konumda olduğunu yeniden fark etmişti genç oğlan. Gülen bir suratla sertliğini bozmadan tam cevap verecekti ki dışarıdan bir ses gelmeye başladı. Koşar adımlarla içeri dalan kızın saçlarındaki karanlık parıltı odayı iyicene karartmıştı adeta. Daha ne oluğunu anlayamama durumundan sevinmene durumuna geçmişti Marcus. Çünkü içeriye giren kız, normal bir kız değildi. Bu, Lord ve Leydi’nin kızı Viviane idi. O güzel, genç ve ateşli Viviane…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://cookieandmilkshake.tumblr.com/
Viviane Majěvski

avatar

Rp Sevgilisi : Para .
Mesaj Sayısı : 25
Kayıt tarihi : 09/11/11

Özel
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: Not My Daughter!   Paz Ağus. 05, 2012 7:06 am

    Büyük savaş. Her ırkın kendi zaferi uğruna devasa hazırlıklar içine girdiği, tüm zamanların en büyük savaşı. Yalnızca bir galip olacak olmasına rağmen, herkes kendi lehine yorumluyordu bu savaşın sonucunu. İşte tam da bu sebeple haftalardır şehirden şehre dolaşarak orduya yeni vampirler katabilmek için çalışıyordu genç kadın. Çabalarında oldukça başarılı olduğu söylenebilirdi, bunun arkasındaki gücü ise hırsı olarak görülebilirdi. Orduya katılan her yeni vampir, zafere adım adım yaklaşmak demekti ki vampirlerin sayısal üstünlüğüne bakılırsa vampir ırkı zafere oldukça yakın sayılabilirdi genç kadına göre. Her ne kadar halinden memnun olsa da geride bıraktıklarını özlemişti artık. Aniden belirlenen geri dönüşünün nedeni de buydu aslında.

    Uzun bir yolculuğun ardından ilginç bir şekilde kendini hiç yorgun hissetmiyordu genç kadın. Uzun bekleyişinin sonunda Claymore Malikanesi tüm ihtişamıyla önünde yükseliyordu işte. Arkasından gelen adamların eşliğinde malikanenin devasa kapısına doğru ilerlerken uşak karşıladı onu. Orta yaşlı adam “Hoşgeldiniz efendim.” diyerek önüne geçti ve kapıyı açtı onun için. Hole girer girmez evini ne kadar özlediğini hatırladı bir kez daha. Kimilerine göre kasvetli sayılabilecek loş ışıkla aydınlanan holde durup etrafına bakındı. Üst katın merdivenlerinden koşarak inen kadına takıldı gözleri. Kadın koşarak yanına geldi ve hafifçe öne doğru eğilerek selam verdi. “Gelmenize çok sevindim Bayan Majěvski.” Kadının sözlerine bir cevap olarak hafifçe kafasını salladı. “Eşyalarımı yukarı çıkartın, Anna sen de yerleştir. Bu arada akşam için kırmızı elbisem hazır olsun.” Kadın kafasını defalarca salladıktan hemen sonra adamlarla birlikte yukarı kata çıktı. Her daim Lady Ophelia'nın sesinin yankılandığı malikanenin bu denli sessiz oluşunun tek bir nedeni olabilirdi, bir toplantı. Daha fazla vakit kaybetmeden onu görmek istiyordu genç kadın. Az önce holdeki büyük sehpanın üzerine bıraktığı çantasını aldı ve toplantı odasına doğru ilerledi.

    Topuklu ayakkabılarının tıkırtıları yankılanıyordu. Odanın kapısına yaklaştığında burnuna gelen kokuyu her yerde tanırdı Viviane. Buram buram kan kokusunu içine çekerken koridorda ilerlemeye devam etti. Nihayet devasa kapının önüne geldiğinde suratında bir tebessüm belirdi. Tam kapıyı itmek için ellerini kaldırdığı sırada içeriden gelen sesle donup kaldı genç kadın. “İyi iş çıkardın, Marcus. Bu başarın karşılıksız kalmayacak.” Ophelia'nın içeride yalnız olmayacağını biliyordu elbette, ancak Lord olmasa gözünü bile kırpmadan öldüreceği Marcus ile birlikte olacağı aklına bile gelmemişti. Bir kaç saniyelik bir afallamanın ardından büyük kapıyı var gücüyle itti ve içeri daldı. Altın sarısı saçları odanın loş ışığında parıldarken kendisine çevrilen bakışlara masmavi gözleriyle karşılık verdi. Suratına yayılan kocaman gülümsemesiyle Ophelia'ya baktı. “Sürpriz.” Attığı şeytani kahkahanın hemen ardından sıkıca sarıldı ona. Değer verdiği iki kişiden biri olan Ophelia'yı hep bir idol olarak görmüştü. Kadının şaşkın bakışlarının yanı sıra Hemen arkalarında duran Marcus'un bakışlarını da üzerinde hissedebiliyordu. Ona döndüğünde genç adam baştan aşağıya dikkatle süzdü Viviane'i. İfadesi ciddileşen genç kadın, oldukça soğuk bir ses tonuyla Marcus'un bakışlarına karşılık verdi. “Babam burada değilken seni görmek ne kadar güzel Marcus.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Not My Daughter!
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Whisper of Death RPG :: V A M P İ R B Ö L G E S İ :: Vampire Town :: Claymore Malikanesi-
Buraya geçin: